rokettube porno türk porno

       

Toplam 2 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 2 arasi kadar sonuc gösteriliyor
Like Tree1Likes
  • 1 Post By Dökülük

Konu: Nedir prens adalari mercanlarinin başina gelenler



  1. #1
    Senior Member Dökülük - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    17.Mayıs.2012
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    12,164

    Nedir prens adalari mercanlarinin başina gelenler

    Bir iç deniz olan ve tamamen devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan Marmara Denizi’ne ülke olarak sahip çıkıyor muyuz? Ne var ki somut olarak görünenler bu ulusal denizimize hiç de sahip çıkılmadığıdır. Bunun göstergeleri bir hayli fazladır. Hem Karadeniz hem de Akdeniz’in genel özelliklerini bünyesinde toplayan Marmara Denizi’nin, deniz bilimi ve balıkçılık bilimi açısından ilginç ve değişken özellikleri Antik Çağ’dan beri o dönem bilimcilerin ve düşünürlerin bile hep dikkatini çekmiştir. Genelde 20. yüzyılın ortalarına kadar geçen süreçte Marmara Denizi’nde insan kaynaklı bir olumsuzluktan söz edebilmek pek olası değildir. Buna karşın son 60 yılı aşkın süre içerisinde Marmara Denizi ve havzası köklü değişimlere uğramıştır. Çünkü Marmara Bölgesi nüfus bakımından 25 milyonu aşkın insanın baskısı altına girmiştir. Körfezleri sanayi yatırımları açısından yoğunluk kazanmıştır. Kontrolsüz atıklar denizin su kalitesini önemli ölçüde bozmuştur. Ulusal ve uluslararası deniz ulaşımının fazlalığından ve gemi kaynaklı kirlilikten nasibini almıştır. Canlı kaynaklarının işletmeciliği açısından ise vahşi ve kaçak avcılığın önlenememesi nedeniyle verimlilik düşmüştür. Ayrıca Karadeniz’de mevcut kirlilik yükünün İstanbul Boğazı aracılığı ile Marmara Denizine taşınması da sorunlar yumağının bir parçasını oluşturmuştur.

    Günümüzde insanların büyük kısmının bu denizle bağları oldukça koptu. Marmara Bölgesinde ve İstanbul’da yaşayan kişiler artık hep Ege ve Akdeniz sahillerini tercih etmekteler. Bu bile Marmara Denizi’nin içinde bulunduğu olumsuz durumu somutlaştıran bir tablodur. Ama ne yazık ki Marmara Denizi’nin kendi bünyesinde daimi ve zorunlu olarak yaşayan canlılar için ise durum hiç de öyle değildir. Onlar bu denizde varlıklarını sürdürmek zorundalar. Atlas Okyanusu ve Akdeniz kökenli gezer-göçer konumundaki balıklar da anavasya ve katavasya göçleri esnasında bu olumsuzluktan yılda iki kez nasiplerini almaktadırlar. Tüm bu olumsuzlukları Marmara Denizi’ne yansıtan ana etmenin kaynağının açgözlü yatırımcılar ile “Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, biz onu torunlarımızdan ödünç aldık” söylemini dikkate almayan, önlem üretmeyen ülke ve yerel yöneticiler olduğudur.

    Yakın zamanda yaşananlar


    Son 10 yıl içerisinde İstanbul’un Marmara sahilinde adım adım bir olumsuzluklar zinciri yaşandı. Bunlardan biri hiçbir önlem almadan, sonuçlarının ne olacağını umursamadan, işin en kolayı ve ucuzuna kaçarak kirlilik kaynağının rezerv alanı olan Kadıköy’deki Kurbağalı dere dip çamurunun Yassıada ve Sivriada yakınlarında yüklenici firma tarafından denize boca edilmesidir. Bu uygulama karşısında Çevre Bakanlığı’nın ve diğer ilgililerin gelişmeleri ve sonuçlarını görmezden gelmeleri düşündürücüdür.

    Diğer bir uygulama ise Yassıada ve Sivriada’nın 18 Nisan 2013 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 3 Nisan 2013 tarihinde kabul edilen 6456 No’lu Kanunun 27. Maddesine Ek 2 ile imara açılmasıdır. Makalenin içeriğini teşkil eden bu iki ada İstanbul Prens adaları grubunun batısında yer almaktadırlar.

    Adaların konumuna gelince; bunlardan Yassıada’nın eni 185, boyu ise 740 metre olup arazisi düzdür, sahilleri ise genellikle denize dik olarak iner. Ada Doğu Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu döneminde sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Yassıada'ya, Bizans İmparatoru Theofilos (829-842) Platea Manastırını inşa ettirmiş. Bu adada sürgün olarak kalan patrik İgnatios adanın tam ortasına bir kilise inşa ettirmiş. Daha sonraları bu kilisenin altındaki dehlizler zindan olarak kullanılmış. Osmanlılar Döneminde ise ada ile pek ilgilenilmemiş. Yassıada 1859 yılında Sultan Abdülmecit'in de onayını alarak Birleşik Krallık İstanbul sefiri Sir Henry Bulwer tarafından satın alınmıştır. O da şato büyüklüğünde bir köşk inşa ettirmiş. Daha sonraları burası Mısır Hidiv'i İsmail Paşa tarafından satın alınır. Fakat doğal koşulların olumsuzluğu burasının devamlı iskân edilmesine olanak vermediği için ada uzun yıllar boyunca sadece bekçilere ve martılara ev sahipliği yapmıştır. 1947 yılında ada Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından satın alınır ve adadaki yapılanmalar sonucunda 1952 yılında eğitim hizmetlerine başlanır.
    27 Mayıs 1960 yılındaki askeri darbeden sonra Demokrat Partinin tüm milletvekilleri bu adada tutuklu tutulmuşlar ve kurulan mahkemede yargılanmışlardır. Adanın asıl şöhreti buradan kaynaklanmaktadır. Demokrasi tarihimizde buruk duygularla anımsanan bu küçük ada halk arasında “Yaslı Ada” diye de anılmıştır.

    Yassıada Yargılamaları bittikten sonra, ada yeniden Deniz Kuvvetlerine teslim edilmiş ve buradaki eğitim faaliyetleri 1978'e kadar sürmüştü. Daha sonra ada Deniz Kuvvetleri tarafından da boşaltılmıştır. Bilahare ada 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine tahsis edilir. Fakat koşulların elverişsizliği nedeniyle fakülte de 1995 yılında adayı terkeder. O tarihten sonra, ada deniz trafiğinden uzak olduğu için hafta sonlarında İstanbul’daki dalış kulüpleri için eğitim alanı olarak kullanılmaktadır.

    Yargılamaların yapıldığı bu ada ile ilgili olarak 2012 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından bir proje geliştirilir. İstanbul İl Genel Meclisi kararıylaYassıada’nın önce ismi değiştirilir. Yeni adı ise “Özgürlük ve Demokrasi” adası olur. Böylelikle ada’ya sembolik bir anlam yüklenir.

    Sivriada’ya gelince; İstanbul adalarına en uzakta kalan ada bir dağın deniz üzerinde kalan kısmında yer alıp piramitsi bir yapıya sahipti. Eski adı ise yine sivri anlamına gelen “Oxia”dır. Adanın yüksekliği 90 metre idi. Ada 92 bin 565 metrekare olup çevre uzunluğu 1,698 metredir. Bizans Döneminde sürgün adası olarak da kullanılan Sivriada Antik Çağda inzivaya çekilmek isteyen keşişlerin uğrak alanı olmuştur. Yakın geçmişte adadan çıkarılan taşlardan İstanbul mendirekleri ve limanları yapılmıştır. Bu nedenle adanın topoğrafik yapısı değişmiştir. Daha sonra adadaki taş ocağı terk edilmiş ve taş ocağının limanı yatçılar için iyi bir hafta sonu barınağı olmuştur.

    İki adanın imara açılmasının denizel ortamda yarattığı sorun


    Mayıs 2016’da “Bir Doğa, Tarih ve Kültür Katliamı – Yassıada ve Sivriada – Adalar Savunması” başlığı altında verilen ve TMOBB Şehir Plancıları Odası, TMOBB Çevre Mühendisleri Odası, TMOBB Mimarlar Odası, Arkeologlar Derneği tarafından desteklenen rapor acı bir gerçeği ortaya koymaktadır. Hal böyle olmakla beraber resmi merciler nezdinde yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmıştır. Söz konusu raporun son paragrafı ise işin özünü ve temenniyi aynen şu şekilde ortaya koymaktaydı.

    “1. Derece Doğal Sit, Tarihi Sit ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak koruma altında olan Yassıada ve aynı şekilde 2. Derece Doğal Sit ve 3. Arkeolojik Sit alanı olarak korunan Sivriada yok ediliyor. İstanbul’un kuş göçü ve balık yumurtlama alanlarının başlıca merkezlerinden olan Yassıada ve Sivriada’da doğal çevre yok ediliyor. İstanbul’un ıssız kalabilmiş nadir kuş göçü rotalarından ve tek balık yumurtlama-mercan alanını barındıran Sivriada ve Yassıada beton adalarına dönüştürülüyor. Buradan bir kez daha tüm kamuoyuna sesleniyoruz! Bırak ıssız kalsın!”

    Aslında her iki ada da çok yönlü olarak ıssız kalmalıydı. Ama olmadı.

    18 Nisan 2013 tarihli 28,622 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren kanunla beraber Yassıada ve Sivriada turizme açıldı. 14 Mayıs 2015 tarihinde de dönemin Başbakanı A. Davutoğlu tarafından temeli atılarak inşaatına başlanan Yassıada projesinde çalışmalar projelerin müteahhitlik görevini üstlenen Mesa Holding tarafından kesintisiz sürdürülmekte. Toplumsal kuruluşlar adaların imara açılmasının doğal ve kültürel yaşam için geri dönülmesi mümkün olmayan sonuçları doğuracağını düşünüyor.

    Nitekim bu endişelerden biri denizel ortamda gerçekleşti ve korkulan oldu.

    Yassıada inşaatından öncesi ve sonrasında doğa korumacıları tarafından çekilen videolarla Yassıada’da yapılan inşaat çalışmalarının deniz dibine verdiği tahribat açıkça ortaya konuldu. İnşaatlar başlamadan hemen önce çekilen videolar ortamdaki canlılığı ve mercanlar açısından da deniz dibindeki yaşam zenginliğini ortaya koyuyor. Diğer taraftan denizdeki görüş alanının oldukça açık olması dikkat çekici. Buna karşın birebir aynı ortamda inşaat çalışmalarının ardından çekilen videoda ise görüş mesafesinin sınırlanmasının yanı sıra üzerleri moloz tozuyla kaplanan ve oksijensiz kalan mercanlardan hiçbirinin yaşamadığı görülüyor (Marmara yok olmasın diye tek tek taşıyorlar - Son Dakika Haberler).

    Mercan nedir ve dünyadaki konumu

    Özetle; Deniz omurgasızlarından Anthozoa (Çiçek - polipler anlamına gelmektedir) sınıfının bir üyesidir. Mercanların her bir bireyine polip denir. Milyonlarca polipin bir araya gelmesiyle mercan kolonileri oluşur. Koloniler ağaç, dal, çiçek, geyik boynuzu, mantar, tüp vb. değişik şekillerde olabilir. Hepsinde kalkerli bir ektodermik iskelet bulunur.

    Özellikle okyanuslarda sert mercanlar bir araya gelerek büyük mercan resifleri oluştururlar. Bu resifler balık, omurgasızlar ve yosun türlerinin binlercesinin bir arada yaşadığı özel tür toplulukları barındırır. Mercan resifleri sert mercan iskeletlerinin zaman içerisinde büyümesiyle oluşan doğal ve dayanıklı yapılardır Resif tipine göre oluşmaları binlerce yıldan 30 milyon yıla kadar zaman alabilir. En üst katmanda canlı mercanlar vardır. Genel olarak sığ ve ılık, berrak, güneşli ve hareketli sularda oluşurlar. Dünyada binde birden daha az alan kaplamalarına rağmen denizel biyo-çeşitliliğin en yüksek olduğu yerlerdir. Ayrıca mercan resifleri okyanusların akciğeri olarak tanımlanırlar.

    Her ne kadar denizlerimiz için mercan resifleri söz konusu değil ise de denizlerimizde mevcut mercan türleri denizlerimizin biyolojik zenginliğini oluşturur. Marmara Denizinde 23 mercan türü bulunmaktadır. Temel olarak tüm türlerin korunmaları esastır. Denizlerimizde mevcut kırmızı mercan (Corallium rubrum) ve siyah mercan (Gerardia savaglia)’ın toplanması veya diğer tabirle avlanması 4/1 Numaralı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ çerçevesinde yasaklanmıştır.

    Marmara Denizi mercanları üzerine


    İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Nur Eda Topçu Eryalçın tarafından yakın geçmişte Anadolu Ajansına verilen bilgi şu şekildedir (Marmara Denizi'nde mercanları kurtarma operasyonu).

    “Bu bölgede, bazı mercan türlerinin yoğun topluluklar oluşturduğu tespit edilmiştir. Bu türlerden bazıları, Akdeniz’e endemiktir yani dünyada başka hiçbir yerde görülmezler. Özellikle 2 tür vardırki, bunlar derin deniz türleridir (isimleri Paramuricea macrospina ve Spinimuricea klavereni); her ikisi de en sığ 50 m derinlikte görülmeye başlanır ve genellikle 50 m’den daha yüksek derinliklerde görülürler, üstelik ender ve seyrek olarak. Oysa Marmara Denizi’nde 20 metrelerden itibaren, yani insanların tüplü dalışla rahatlıkla ulaşarak gözlem yapabilecekleri derinliklerden itibaren görülmeye başlanır bu türler. Üstelik göreceli olarak yaygın ve sık topluluklar halinde! Bu durum kısmen, Ege ve Karadeniz arasındaki konumuyla Marmara Denizi’nin sahip olduğu çok özel akıntı sistemleri sayesinde oluşmuştur. Ortaya çıkan topluluklar hem Türkiye kıyıları hem de bütün Akdeniz havzası için eşsizdir. Bu toplulukların yanı sıra, Akdeniz için daha tipik türlerden oluşan topluluklar da vardır. Bu türlerden Eunicella cavolini (çalı mercanı), Batı Akdeniz kıyılarında (özellikle İtalya ve Fransa) yoğun topluluklar oluşturur ve bu topluluklara son derece değer verilir. Devamlı olarak izleme altındadır ve korunmaları söz konusudur. Bu türün topluluklarına Doğu Akdeniz’de fazla rastlanmaz. Doktora tezimde elde ettiğimiz verilere göre, Yassıada ve Sivriada’da metrekarede 10’dan fazla çalı mercanı bulunmaktadır. Bu durum da yine hem ülkemiz, hem de Doğu Akdeniz için çok özel bir durumdur.”

    Mercan topluluklarını korumanın neden önemli olduğu konusuna açıklık getiren Dr. Eryalçın’a göre: “Gorgon ve yumuşak mercanlar yavaş büyüyen uzun ömürlü canlılardır. Mercanlar ve gorgonlar 3 boyutlu ağaç benzeri yapılar oluştururlar ve bu türler “ekosistem inşacıları” olarak bilinirler (Jones ve diğ. 1994). Komünitelerin yapısı, biyoması ve çeşitliliği üzerinde çok önemli etkileri vardır (Ballesteros 2006). Kendileri başlı başına bir habitat olarak kabul edilebilirler ve çevrelerindeki biyolojik çeşitliliği artırdıkları kanıtlanmıştır (Cerrano ve diğ. 2010). Ekosistemin işleyişi üzerinde son derece önemli etkileri vardır. Yok olmaları durumunda, karmaşıklık ve dolayısıyla tür çeşitliliği azalacak, önemli ölçüde habitat kaybı oluşacaktır. Bu durum uzun vadede tüm ekosistemin işleyişini etkileyecektir. Yaptığımız çalışmada, Marmara Denizi’ndeki mercan ve gorgon topluluklarının birçok türe habitat oluşturduğu ve yumurtlama alanı sağladığı görülmüştür. Denizel biyolojik çeşitliliği korumak amacıyla oluşturulan AB Habitat Yönergesi (92/43/EEC) ve Barselona Sözleşmesi üye ülkeleri tarafından kabul edilen bir Eylem Planı (Akdeniz’deki Koralijen ve Diğer Kalkerli biyolojik Yapıların Korunması Eylem Planı) bu toplulukların korunmasını amaçlamaktadır (UNEPMAP- RAC/SPA, 2008). Her iki hukuki belge de koralijen (Akdeniz’deki en önemli ikinci habitat tipi) içinde önemli yere sahip olan yumuşak mercan ve gorgonların muhafazasını ve izlenmesini gerektirmektedir. Barselona sözleşmesi bağlayıcı değilken Habitat Yönergesi isebağlayıcı bir belgedir; bu açıdan Türkiye de üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidir.”

    Çareler tükenmez

    Marmara Denizinde biyo-çeşitliliğin sucul kaynakların yönetiminden sorumlu merkezi otorite tarafından korunması ve özellikle önlemler üretmesi gerekirken kılını bile kıpırdatmaması kaygı vericidir. Zaten İstanbul Boğazında gırgır avcılığına yasaklama getiremeyen ve Marmara Denizinde ışıkla balık avcılığına onay veren bir kuruluştan Marmara Denizi mercanlarının korunması konusunda bir şeyler beklemek saflıktan da öte bir şey olsa gerek.

    Oluşan bu çağdışı tabloda merkezi otorite bürokratlarının elini kolunu bağlayan en önemli hususun siyasi kulvar üzerinden endüstriyel balıkçıların yaptıkları baskı olduğu kabul gören bir düşüncedir. Marmara Denizi ulusal bir denizimizdir. Buna karşın en çok yasa ihlallerinin yapıldığı ortamda bu denizimizdir. Kaçak olarak yapılan trol avcılığı ile kural dışı avcılık yapan gırgır filosunun pişkinliğini yüzlerce defa yazmanın bıkkınlığı ortadayken Prens adaları bentosundaki mercanların yok olmasına Bakanlığın seyirci kalmasını hiç de yadırgamamak gerekir. Nitekim Kurbağalıdere’nin kirlilik yüklü balçığı Marmara Denizi ekosistemini yıpratacak şekilde Sivriada dolaylarına aylarca boca edilmesine neden ses çıkarılmadı, neden izlenmedi veya neden üzerine gidilmedi. Dr. Eryalçın ayrıca “Marmara Denizi’ndeki Yassıada ve Sivriada bölgesinde bulunan mercan toplulukları, özellikle Yassıada’daki inşattan kaynaklanan bir toplu ölüm sürecine girdi. Çünkü ortama çok ciddi bir partikül girdi, kayalar patlatıldı. Ciddi kayıplar yaşadık. Dolayısıyla bazı bölgelerde hala mevcut olmakla birlikte önemli ölçüde sayıları azaldı. Mercanlar sadece iskelet olarak kaldı. Bazılarında hastalıklar başladı. Bizde şu anda buna çare bulmaya çalışıyoruz.” şeklinde yakınmaktadır.

    Sonuç olarak bu ortamda oluşan olumsuzluğun ve buna bağlı olarak mercan ölümlerinin hesabı neden sorulmadı, sorulamadı. Tüm bu olumsuzlukların uygar ülkelerdeki gibi akılcı bir uygulama ile giderilmesi gerekirken tam tersine uygulamaların yaşam bulması düşündürücüdür. Bilgi çağında yaşanılmasına karşın Marmara Denizi ortamında gerçekleştirilen uygulamaların bilgisizlik, düşüncesizlik, açgözlülük, umursamazlık, sorumsuzluk, acımasızlık ve saygısızlık sözcüklerinin karma özelliklerinin yaşandığını gözlemlemek bilimcileri ve doğaseverleri ortak bir kaygıya itelemektedir.

    Sucul canlı kaynakların korunarak sürdürülebilirliğinden sorumlu devlet kuruluşunun görevini yapmaması veya yapamaması denizin/denizlerimizin sahipsiz kaldığını göstermiyor. Nitekim bir sivil toplum kuruluşu olan “Adalar Denizle Yaşam ve Spor Derneği” genelde Marmara Denizi’nin özelde adalar çevresinin biyolojik zenginliklerinin korunarak sürdürülebilirliğine ciddi katkılar sağlayacak çalışmalar içerisindedir. Bu çalışmalara Adalar Belediyesi de destek vermektedir. Söz konusu derneğin bazı sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra İstanbul Valiliği, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı, Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF),İ.Ü. Su Bilimleri Fakültesi, İ. Ü. Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü ile yoğun işbirliği bulunmaktadır. Bu çerçevede Yassıada ve Sivriada kaynaklı katı atıklardan kaynaklanan mercanların yok olmalarını - ölmelerini önlemek için büyük bir özveri ile bu ortamdaki mercanlara bir operasyon düzenlenmiş ve bunlar 9 mil uzaklığındaki Neandros adası (Tavşan adası – Balıkçı adası) litoralindeki uygun yerlere konulmuştur/ekilmiştir. Yani ülkemizde ilk kez bir transplantasyon uygulaması gerçekleştirilmiştir. Böylelikle bir sivil toplum kuruluşunun önderliğinde denizel biyo-çeşitliliğinin devamına olanak sağlanmıştır.

    Bu uygulamanın bireysel aktörleri dernek başkanı Volkan Narcı, İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalından Yard. Doç. Dr. Nur Eda Topçu Eryalçın, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve işletmeciliği Enstitüsü Denizel Çevre Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Noyan Yılmaz, görüntülemeleri gerçekleştiren Serco Ekşiyan ile Ferhan Coşkun, kurtarıcı Dr. Ahmet Ayan ile Cezmi Can Sınmaz ve kaptan Caner Öztürk’tür.

    Adalar Denizle Yaşam ve Spor Derneği’nin yaptığı faaliyetlerden biri de 6 Nisan 2017 tarihinde Heybeliada Su Sporları Kulübünde “İstanbul Prens adaları denizel biyolojik zenginliğini oluşturan türleri tehdit eden nedenler ile ortamda sürdürülen geleneksel balıkçılığa yönelik çok yönlü tehditlerin giderilmesi gerektiği” üzerine yaptığı bir çalıştay olmuştur. Özetle merkezi otorite Marmara Denizi balıkçılığı sorunlarına ve özellikle bu denizin biyolojik çeşitliliğinin önemine duyarsız kalsa da, bu boşluğu dolduran sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerimizin gönüllü bilimcileri var. Onlar iyi ki varlar. Bu da toplumsal açıdan geleceğe bakışı umutlu kılıyor.
    bayraktar likes this.
    Kenan KEDİKLİ

    GELBALDER

  2. #2
    Senior Member Dökülük - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    17.Mayıs.2012
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    12,164
    Kenan KEDİKLİ

    GELBALDER

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •