Türkiye üniversitelerinde balıkçılık (fishery), balık bilimi (ichthyology) ve balıkçılık biyolojisinin (fishery biology) eğitim açısından geçirdiği evrim dersler alınması gereken bir öykü gibidir. İlk aşamalarda zamanının koşullarına paralel gelişmeler gösteren bu bilim dalları, ikinci aşamada siyasi alanda yaşanan değişmeler, akademik ortamda oluşan bilim dışı anlayış, balıkçılık kanununun evrensel ölçütlerle bağdaşmayan yönetim ve uygulamalar balıkçılık eğitiminin bir bozunuma (dejenerasyona) uğramasının nedenini oluşturmuştur. Bu bozunum sonucu asli balıkçılık eğitimi yok sayılarak bir taraftan ikincil paralel bir eğitim uygulaması başlatılmış, diğer taraftan devlet bünyesinde balıkçılıktan sorumlu otoritenin insan kaynaklarını akılcı (rasyonel), kullanamaması balıkçılık kaynaklarının işletilmesinde çağdışılık kapısını açmıştır.

Aralık 2016’da Vira Dergisi’nde yayınlanan “Su Ürünleri Fakültelerinin Geldiği Nokta” başlıklı makalem olumlu olduğu kadar olumsuz tepkilere de neden oldu. Hal böyle olunca olumsuz tepkime verenleri daha geniş kapsamlı olarak bilgilendirmek amacıyla ülkemizde Su Ürünleri Fakültelerinin kuruluş şekli ve Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren verilen balıkçılık eğitiminin ayrıntılı olarak yeniden ele alınmasını gerekli kıldı. Genelde toplumun, özelde ise konu ilgilisi akademik camianın daha yoğun ve daha somut gelişmeler hakkında bilgilendirilmesi ve konuyu saptırma (demagojik) tartışmaların son bulmasına katkı sağlamak burada da esas alındı. Konu kaleme alınırken zaman dizinli (kronolojik) olarak hidrobiyoloji-balıkçılık biyolojisi eğitiminin akademik ortamdaki gelişmesinin somut belgelerle ortaya konulması benimsendi. Bu çerçevede akademik ortam ile ilgili olarak etik kavramı masaya yatırıldı. Bazı akademisyenlerin evrensel bir yapıyı bilim dışı bir zihniyetle nasıl yozlaştırdıkları kendi beyanları ile belirtildi.

Üniversiteler, evrensel anlamda doğru bilgilerin, uygulamaların ve tepe noktasını oluşturan eğitimin verildiği bilim yuvalarıdır. Bu bilim yuvalarında da ilke olarak bilim dışı düşüncelerin, uygulamaların, zihniyetin, kapkaççılığın, kurnazlığın yeri yoktur ve olmamalıdır da.

Ülkemizde balıkçılık eğitiminin geçirdiği evrimin genç kuşak hatta akademik camiada bile sağlıklı bilinmemesi, günümüzdeki balıkçılık eğitiminin nasıl yozlaşmış bir zihniyetin ürünü haline dönüştürüldüğünün de bilinmemesinin nedenini oluşturmaktadır. Haliyle bu ortamda geçmişin aydınlatılması ve ilgililerin bilgilendirilmesi kaçınılmaz oldu.
İşbu nedenle “Su Ürünleri Fakültelerinin Geldiği Nokta” başlıklı makalenin özü fakülte adlandırmasındaki yanlışlık, sayısal fazlalığının doğurduğu sonuçlar, eğitimin çağdaş düzeyde olmadığı ve bu eğitim kuruluşlarının kepenk indirme durumuna geçmelerinden başlayarak verilmek istenen mesajın bazı öğretim üyeleri tarafından hem görmezden gelinmesi hem de mantık süzgecinden geçirilmemesi ile devamla bu konu boşa yapılan konuşmaları durduruncaya kadar tarafımca fikirsel ve kanıtsal olarak “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” sloganıyla yazılmaya devam edilecektir.

Türkiye’de balıkçılık eğitiminin geçirdiği evrim - Özet

Osmanlı İmparatorluğunun son bulması ve Türkiye Cumhuriyetinin ilanından sonra o zamanki adıyla Darülfünunu Talimatnamesinde öngörülen husus çerçevesinde İlmi Hayvanat (Zooloji) dersi verilmeye başlanmıştı. Bu dönemde zooloji eğitiminin başında Dr. Ali Vehbi (Türküstün) bulunmaktaydı. Darülfünun zooloji bünyesinde balıkçılık eğitimi ile ilgili dikkat çekici atılımını Fransız Prof. Dr. Raymond Hovasse ile gerçekleştirmiştir. 1895-1980 yılları arasında yaşamış ve ülkemizde 1926-1932 yıllarında çalışma olanağını bulmuş olan Hovasse Fransa’nın ünlü zooloji bilimcisidir. Clermont Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı da yapmış olan Hovasse “Légion D’honneur” nişanı sahibi olmasının yanı sıra “Palmes Academiques” ve “Mérite Agricole” nişanlarının da sahibidir(1).

Hovasse gerekçelerini açıklayan bir raporla İstanbul Boğazı’nda zooloji istasyonu kurulmasını dönemin yönetimine önerir. Raporunda, Doğu Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi, Karadeniz’in Türkiye sahili hakkında pratik olarak hiçbir şey bilmediğimiz bölgeler olduğuna değinir. Zooloji istasyonunun görevinin bu konuyu incelemek ve özellikle balıkların boğazlardaki göçünü takip etmek, bu göçün kanunlarını keşfetmek ve balıkçıların bundan yararlanmasını sağlamak olduğunu belirtir.

Hovasse zooloji istasyonunda eğitim açısından akvaryumların kurulmasını öngörür. Buna da şu şekilde açıklık getirir. “Eğitimin her seviyesinde bu zooloji istasyonundan faydalanılabilir. Öğrenciler, öğretmenlerinin daha önce onlara bahsetmiş oldukları balıkların doğal ortamını görürler. Böylece bu konuların incelenmesi cazipleşir ve kolaylaşır. Yükseköğretim öğrencileri ise bu istasyonda yalnızca denizdeki canlıları tanımakla kalmayıp bunların anatomisini, histolojisini laboratuvarda inceleyebilir ve üzerinde deney yapabilir. Böylece onlar da zamanı geldiğinde bilim adamı olarak ülkelerinin zenginliklerinin belirlenmesine katkıda bulunurlar(2)
Sonuç olarak, Hovasse balıkların göç hareketlerinde geçiş yeri olması nedeniyle ayrıca araştırmaların daha kolay ve sağlıklı yürütüleceği düşüncesiyle ortam olarak İstanbul Boğazı’nda bir istasyonun kurulmasını önerir(3). Böylelikle Baltalimanı Zooloji İstasyonu kurulmuş olur. Her ne kadar Hovasse Türkiye’de fazla çalışma süresi bulamamış ise de ülkemizde üniversite bünyesinde ilk zooloji araştırma enstitüsünü o kurmuş haliyle balıkçılık araştırmaları ve eğitimi için son derece olumlu gelişmelere zemin hazırlamıştır. Bu enstitünün en önemli diğer özelliği de daha sonraki yıllarda kurulacak olan Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsüne örnek oluşturmasıdır.


1933 yılında yapılan üniversite reformundan sonra Darülfünundan üniversiteye geçiş yapılır. Bu dönemde Zooloji Bölümü’nde İşviçre’li Prof. Dr. André Naville görev alır. Naville’in Baltalimanındaki Enstitünün fonksiyonlarının artırılması ve faaliyetlerinin yoğunlaştırılması önerilerinin yanı sıra bilimsel araştırma programını hayata geçirebilmesine karşın tifo hastalığına yakalanması nedeniyle 1 Nisan 1937 tarihinde vefat etmiştir. Naville’in vefatından sonra onun derslerini 1938 yılında doçent, 1944 yılında profesör olan ve iç-sular balıkçılığında ülkemizin ilk araştırmacısı olan Fahire Battalgil vermiştir(1).

Atatürk döneminde Türk Hükümetinin davetini kabul ederek 1937 yılında İstanbul’a gelen Alman Prof. Dr. Curt Kosswig, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde Hayvanat Enstitüsü direktörü Naville’in vefatı üzerine, onun yerine tayin edilir. Kosswig ile Zooloji Bölümü zoolojinin ilgi alanına giren çoğu konularda özellikle hidrobiyoloji-balıkçılık araştırma ve eğitiminde çağı yakalama konumuna ulaşmıştır. Özellikle zooloji öğretim üyesi kadrosu onun zamanında güçlü bir seviyeye ulaşır. Kosswig’in en önemli özelliği saha çalışmalarına verdiği ağırlıktır. Kosswig’in çok yönlü yapısı onun Türkiye’de zoolojinin ve hidrobiyolojinin unutulmazı olmasını sağlamıştır. Ord. Prof. Dr. Curt Kosswig’in en dikkat çekici uygulamalarından biri 1944 yılında Hayvanat Enstitüsü bünyesinde deniz laboratuvarlarını faaliyete geçirmesidir. İlk aşamada Türkiye’nin iç-suları incelemeye alınmıştır. Diğer taraftan İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’nin omurgasız dip faunası üzerinde kapsamlı bilgiler edinilmiştir. İkinci Dünya Savaşının dolaylı olarak Türkiye’ye yansıyan olumsuzluklarına karşın enstitü bünyesinde 200’den fazla akvaryum bulunan bir sera ile havuzlar devreye sokulmuştur. Böylelikle balık yetiştirme ve incelemeler için gerekli ortam oluşturulmuştur. Diğer taraftan 1950’li yıllarda gerek Türk ve gerekse yabancı araştırıcılar tarafından özellikle deniz ve iç-sularımızda balık faunası üzerinde yoğun araştırmalar gerçekleştirilmiştir(1).

1951 yılında da Baltalimanında Hidrobiyoloji Araştırma İstasyonunu kurmuştur. Türkiye’de 20. yüzyılın ortasında kapsamlı bir şekilde balıkçılık ile ilgili bilimsel çalışmalarda bulunan ilk kuruluş İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi (İÜFF) bünyesindeki Zooloji Enstitüsüdür. Bilahare zamanın Ekonomi ve Ticaret Bakanı Prof. Dr. Muhlis Ete’nin devreye girmesiyle üniversite ile bakanlık arasında tutarlı bir işbirliği oluşturulmuştur. Baltalimanındaki deniz laboratuvarı ülkemiz balıkçılığının bilimsel esaslara oturtulması amacına yönelik olarak bu işlere tahsis edilmiştir. Bu olumlu gelişmelerin ışığında İstanbul Üniversitesi bünyesinde büyük bir atılım yapılmış Kosswig’in girişimi ve Rektör Prof. Dr. Nazım Terzioğlu’nun desteği ile ülkemizde ilk defa bir Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü 1951 ilkbaharında kurulmuştur. İÜFF bünyesinde oluşturulan Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü direktörlüğüne de Kosswig atanmıştır.

Kosswig’in 1955 yılında Almanya’ya dönmesinden sonra onun yanında yetişen değerli bilimciler(*) çok yönlü araştırmalarını sürdürmeye devam ederler. Kosswig’in yanında yetişenlerden biri olan Prof. Dr. Remzi Geldiay 1955 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde etkin bir görev almış ve zooloji biliminin ağırlıklı olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur. Remzi Geldiay 1964 yılında Genel Zooloji Kürsüsüne bağlı olarak bir Hidrobiyoloji Araştırma Merkezi’nin İzmir’de de kurulmasına önayak olmuştur. O da aynen Kosswig gibi biyolojik oseanografi, ihtiyoloji, deniz biyolojisi ve limnoloji konularında Türkiye’nin en verimli çalışan akademik grubunu oluşturmuştur(1).

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesindeki Zooloji Bölümü bünyesinde faaliyet gösteren Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün yaptığı araştırma faaliyetlerini iç-sular ve deniz araştırmaları olarak ele aldığımızda karşımıza çıkan tablo özümsenmiş haliyle şu şekildedir.

1950’li yıllarda dönemin ulaşım olanaklarının zor olduğu zaman diliminde dahi Türkiye göllerinin büyük bir bölümü hem limnolojik hem de balıkçılık açısından incelenmiş ve temel bilgiler elde edilmiştir. Bu göller Eğirdir, Büyük Çekmece, Küçük Çekmece, Terkos, Apolyont, Manyas, Mermere, Akşehir, Eber, Beyşehir, İznik, Sapanca, Hoyran, Çıldır, Gölcük (Ödemiş), Amik ve Van Gölüdür. Bunların yanı sıra Köyceğiz, Homa, Paradeniz, Karina, Bulama, Kabahayıt ve Söke’de bulunan dalyanlar balık ve balıkçılık açısından incelenmişlerdir(4).
İç-sularda yapılan bu araştırmaların en verimli yanı iç-sularda yanlış uygulanmakta olan av yasakları, bu araştırmalar sonucu yeniden düzenlenmiş ve Ticaret Bakanlığının bunları uygulamaya geçirmesiyle iç-sulardaki üretimin ortalama 4 kat arttığı görülmüştür. Mermere ve Eğirdir göllerine Avusturya’dan ithal edilen sudak balığı aşılaması yapılmıştır(**).

(*) Cumhuriyet Kitap ekinden Feyza Hepçilingirler şöyle yazdı: "Mehmet Yılmaz ne zamandır öneriyordu. Bugünkü Cumhuriyet'te Orhan Bursalı'nın 'bilimci' dediğini görünce hem M. Yılmaz adına hem Türkçe adına sevindim. ''Bilimci' mi, yoksa 'bilim insanı' mı denmeli?' diye sorduktan sonra düşüncesini şöyle açıklıyordu Mehmet Bey: 'Erkek cinsiyeti çağrıştırdığı için olsa gerek, 'bilim adamı' kavramından vazgeçilerek 'bilim insanı' denir oldu. Olabilir, ama kulağa garip geliyor. Ayrıca, Türkçemizde daha iyi bir olanak var: 'Bilimci'. Sanat yapana 'sanatçı' dendiği gibi, bilim yapana da pekâlâ 'bilimci' denebilir. Üstelik daha kısa. Zaten, örneğin, 'sosyal bilim insanı' yerine 'sosyal bilimci' demiyor muyuz? 'Bilim insanı' yerine 'bilimci' yazmayı önersek, gazete editörleri ne der acaba?'

EK: ORHAN BURSALI'DAN TERMİNOLOJİYE BİR KATKI: "BİLİMCİ"
(**) Ancak çok yırtıcı olan sudak balığı Eğirdir gölündeki balık faunasını tarumar etmiştir ki bu da ayrı bir gerçektir.


Ayrıca 1958-1961 yılları arasında Türkiye’de ilk kez yapay dölleme uygulanarak Abant Gölünde alabalık yetiştiriciliği yapılmıştır(5). 1962 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) ile 10 yıllık barajlar sözleşmesi çerçevesinde baraj göllerinin balıklandırılması başta olmak üzere çok sayıda araştırma gerçekleştirilmiştir. Demirkapı, Kemer, Apa, Mamasin, Seyhan ve Hirfanlı barajlarında incelemeler gerçekleştirilmiştir.
Balıkçılık açısından hiç ele alınmamış olan Yeniçağ, Karataş, Yavışlı, Taşkısı gibi göllerle Güllük, Bafa, Bafra, Çarşamba ve Gala gibi lagün göllerinde de balıkçılık ıslahı bakımından hidrolojik ve biyolojik çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bir önemli diğer çalışma ise Burdur Gölünde inci kefali (Alburnus tarichi Pall.) balığının yapay dölleme ile üretimi gerçekleştirilmiştir.
Abant Gölünde alabalık üretimi talebi karşılayamadığı için çevre kaynak sularından ve göl ayağından yararlanılarak, havuzlarda yapay besleme yolu ile alabalık yetiştirme projeleri hazırlanmış ve uygulamaya geçmesi sağlanmıştır.

1978 yılında sazan ve alabalığın yapay üretiminin gerçekleştirilmesine yönelik olarak Sakarya ili, Sapanca ilçesi, Kurtköy’de “Sapanca İç-su ürünleri Üretimi, Araştırma ve Uygulama Birimi” adıyla bir tesis Dr. Fethi Akşıray’ın yoğun çabaları sonucu faaliyete geçirilmiştir. Böylelikle Sakarya ilinde sazan ve alabalık yetiştiriciliğinin vücut bulmasına, dolayısıyla bölgeye balıkçılık açısından ekonomik bir hareketlilik sağlanmıştır.
Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün denizlerde yaptığı araştırmalara göz atıldığında Et ve Balık Kurumu'nun (EBK) Arar, Gezer, Görür ve Bulur isimli araştırma teknelerini enstitüye tahsis etmesinin verdiği avantajla yoğun araştırma programlarını yaşama geçirmesi dikkati çeker. Kuruluşundan itibaren ilk 12 yıllık süreçte tüm denizlerimizle ilgili olarak yoğun fauna envanteri çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede Karadeniz, Marmara Denizi ve Boğaziçi’nde hidrobiyolojik araştırmalar yapılarak denizlerimizin fiziksel ve kimyasal özellikleri ortaya konulmuştur. Diğer taraftan ekonomik değeri olan palamut-torik, kolyoz, lüfer, kefal, kılıç, orkinos balıklarının her yıl yapmakta olduğu hareketler göz önünde bulundurularak bu göçlerin hangi koşullar altında, hangi zamanda ve ne yoğunlukta olduğu üzerine araştırma faaliyetlerinde bulunulmuştur(1).

1960’lı yıllarda Deniz Araştırmaları Bölümünün balıkların dışında kalan ekonomik değere sahip omurgasız türlerin yayılış ve miktarlarının araştırılmasına ağırlık verdiği görülür. Bu çerçevede sularımızda karides türlerinin bölgeler itibariyle yayılışları, tahmini miktarları, mevsimsel hareketleri, ekolojik koşulların belirlenmesi ve avlanılmaları ile ilgili bilgiler ortaya konulmuştur. Bu çalışmalara paralel şekilde yengeçlerin yayılım alanları belirlenmiştir. Ticaret Bakanlığının girişimi üzerine Avrupa piyasalarında önemli bir yeri olan deniz kestanelerinin yayılış haritaları ve miktar tayinleri yapılmıştır(1).

1970 yılında ise Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) arasında yapılan işbirliği ve anlaşma çerçevesinde Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün konumundan yararlanılarak “Türkiye Balıkçılığını Geliştirme Müdürlüğü” kurulmuş ve onun Türk personel yapısını enstitü elemanları oluşturmuştur. Bu meyanda Türkiye’deki endüstriyel balıkçılığın akışına açıklık getirecek olan akustik cihazlarla stok tespiti çalışmaları gerçekleştirilmiştir. 1972 yılında FAO tarafından Türkiye’ye hibe edilen ilk sonar cihazı Arar gemisine monte edilmiştir. Böylelikle Türkiye’de 1972 yılında Karadeniz’de ilk kez akustik cihazlar aracılığı ile hamsi ve istavrit stokları saptanmış, bunlarla ilgili sonuçlar bilim dünyasına duyurulmuştur(6).

Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün diğer bir önemli uygulaması ise 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren sürdürülen çalışmalar sonucu 1971 yılında Ege Denizi’nde Gökçeada’da “Balıkçılık ve Süngercilik İstasyonu” adlı birimin faaliyete geçirilmesi olmuştur. Bu istasyonun varlığı ile özellikle Saros Körfezi’nde Enstitü tarafından yapılan araştırmalar yoğunluk kazanmıştır. Türkiye’de ilk sünger yetiştiriciliği çalışmaları da burada gerçekleştirilmiştir(7).

1975’li yıllardan itibaren Türkiye denizlerinde çevre sorunlarının varlığı da kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlamıştır. Bu nedenle Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün yaptığı çok yönlü araştırmalara bu kere yoğun bir şekilde kirlilik ile ilgili araştırmaları dâhil olduğu görülür. Bu çerçevede Marmara Denizi’nde ve özellikle İzmit Körfezi’ndeki çalışmalar dikkat çekicidir.

İÜFF bünyesindeki Zooloji Bölümü 2. Zooloji Kürsüsünde verilen eğitim salt hidrobiyoloji ve balıkçılık biyolojisine yönelikti. Fakülte bünyesinde zaman içerisinde “Balıkçılık biyolojisi”, “Limnoloji”, “Omurgasız deniz hayvanları”, “Zooplankton”, “İhtiyoplanktonoloji”, “İhtiyoloji”, “Benthic omurgasızlar”, “Türkiye denizel kemikli balıklar sistematiği” dersleri verilmeye başlanmıştı. Buna ilaveten 1965 öğretim yılında ilk kez Oseanografi dersi açılmış ve bu eğitim de dünyaca ünlü oseanograf Richard Fleming tarafından verilmiştir.

Haliyle balıkçılık eğitimi 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren olgunlaşarak ve gelişerek normal seyrinde devam ediyordu. Ne var ki 1980 yılından itibaren her şey birdenbire Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü aleyhine çift yönlü olarak aleyhte işlemeye başladı. Bunun sonucunda da Akdeniz’in itibarlı ve gözde bir kuruluşu kasıtlı ve programlı bir şekilde sıfırlanmaya doğru yönlendirildi.

Tamamlayıcı bilgilendirmeler

Balıkçılık konusunda 1926 yılından beri İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde sürdürülen eğitime 1960 yılına yaklaşan süreçte de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi de dâhil olur. Balıkçılıkla ilgili resmi kurum görevlendirmelerinde de balıkçılık biyolojisi eğitimi görenler doğal olarak ön plandadır. Tek sıkıntı balıkçılığın ilgi alanına giren ülkesel uygulamaların yetki açısından çok farklı resmi kurumlara dağılmış olmasıydı. Bu nedenle balıkçılık konusunun disiplin altına alınabilmesine yönelik olarak 1950 yılından sonra Ticaret Bakanlığı bünyesinde 20 yıla yakın süreçte Balıkçılık Kanunu çıkarılması üzerinde çalışmalar olmuş ise de TBMM’nde çeşitli gerekçelerle bu kanun yasalaşamamıştı. Bu arada ilginç bir şekilde Tarım Bakanlığı bünyesinde de 1970’li yıllara yaklaşırken Su Ürünleri Şube Müdürlüğü kurulur. Bu şubede tarım eğitimi alan ziraat mühendisleri görevlendirilir.

Nihayet tüm yetkilerin bir arada olmasına olanak veren kanun 1971 yılında 1380 Sayılı Su Ürünleri Kanunu adıyla vücut buldu. Kanun ilk aşamada asli olarak Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığını, tali olarak da Ticaret Bakanlığını yetkili kılıyordu. Daha sonra yapılan bir düzenleme ile yetki tamamen Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bırakıldı. Bu aşama sonrasında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde 1972 yılında kurulan Su Ürünleri Genel Müdürlüğü kadrolarının tamamına yakını balıkçılık eğitimi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan ziraat ekolü mezunları tarafından dolduruldu. Balıkçılıktan sorumlu resmi otoritenin ziraat mühendisleri ile donatılmasından sonra bu kez Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesine balıkçılık eğitimine yönelik olarak Su Ürünleri Kürsüsünü monte ettiler. Bu gelişmeler aslında etik yönetim ve üniversite bünyesinde etik eğitim kavramına tamamen ters bir durumdu. Bu düşüncenin temelinde ziraat ekolünden mezun olanların istihdam alanlarını daha da yaygınlaştırması yatıyordu. Oysa Ziraat Fakültesinin temel amacı tarımsal alanda uzmanlık seviyesinde eleman yetiştirmek ve bununla ilgili eğitimi vermektir. Türkiye bir tarım ülkesi olduğu için fakülteden mezun olanlar için gerek resmi kuruluşlarda, gerekse özel işletmelerde yaygın bir şekilde mesleklerini uygulama durumundaydılar. Diğer yandan tarımın ilgi alanına giren uygulamalarda bağımsız olarak bizzat kendileri de yatırımcı olabilme konumundaydılar. Bitkisel ve hayvansal üretimin ilgi alanına giren geniş yelpazeli uygulama alanları ziraat mühendisliğini popüler kılan bir nedendi. Bu kadar geniş açılı ve insan beslenmesinin can damarı olan bu mesleğin uygulamada alan yoğunluğu yetmezmiş gibi eğitimlerinin hiç ilgi alanlarına girmeyen ve kendileri gibi biyoloji biliminin bağımsız bir uygulama alanı olan balıkçılık biyolojisi eğitimini terminolojik açıdan içi boş bir tanımlama olan su ürünleri sözcükleri kılıfıyla fakülte eğitimlerine yamalanmış oldu. Bunu da üniversitedeki öğrencilik dönemlerinde deniz bilimi, göl bilimi, balık bilimi ve balıkçılık biyolojisi konusunda hiçbir eğitim görmeyen zootekni kökenli akademisyenler aracılığı ile etik dışı olarak yaşama geçirdiler. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümünde oluşturulan bu durumu kısaca mercek altına alalım ve zootekni uygulamasının balıkçılıkla ilgisini bulmaya çalışalım. Zootekni özellikle sığırcılık, atçılık, koyunculuk, keçi ve tavuk yetiştirmesi gibi hayvancılık şubelerini birer birer ele alarak bunları yetiştirmenin bilgi ve tekniğinden bahseder. Haliyle bu eğitimin balıkçılık eğitimi ile uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır. Hal böyle olmakla beraber Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde balıkçılık konusunda görev alacak ziraat mühendisi kadrosunu kemikleştirmek için ilkin 1974 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi bünyesinde Su Ürünleri Kürsüsü kurulur. Bunu paralel şekilde Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde kurulan Su Ürünleri ve Av Hayvanları Kürsüsü takip eder. Her iki kürsüde de balık yetiştiriciliği konusunda eğitim verilmeye başlanır. Daha sonra 1978 yılında Ziraat Fakültesinde “Su Ürünleri Bölümü” açılır ve bu bölüme öğrenci kabulü başlar. Veteriner Fakültesindeki kürsü de kapatılarak burada görev yapan öğretim kadrosu Ziraat Fakültesindeki bölüme aktarılır.

Gelişmiş ülkelerde denizel ve iç-sularda canlı kaynakların araştırılması, işletilmesi ve yönetilmesi ağırlıklı olarak balıkçılık biyoloğu (Fisheries Biologist), deniz biyoloğu (Marine Biologist) ve hidrobiyolog (Hydrobiologists) bütünselliği ile gerçekleştirilir. Hal böyle olmakla beraber 1971 yılında Su Ürünleri Kanununun kabulünden sonra konu ilgilisi insan kaynaklarından yararlanma konusunda çağdışı radikal bir değişim yaşam bulmuştur. Fen Fakültelerinde hidrobiyoloji-balıkçılık eğitimi görenlerin atamaları taban yapmış, buna karşın ziraat mühendisi atamaları ise tavan yapmıştır. Yardımcı teknik kadroların tamamı ise ziraat teknisyenlerinden oluşmuştur. Personel atamaları konusundaki en dramatik gelişme ise Japonya-Türkiye arasındaki teknik işbirliği çerçevesinde Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde İstanbul ili Beykoz ilçesinde 1973 yılında eğitime başlayan Balıkçılık ve Su Ürünleri Meslek Lisesinden mezun olan ve nitelikli eğitimden geçmelerine karşın hiçbir elemanın Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına alınmaması olmuştur. Balıkçılık konusunda yardımcı personel görevlendirmesinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca yapılan, tarımsal uygulamalarda eğitim gören yüzlerce ziraat teknisyenine görev vermesi olmuştur. Bunun izahı mümkün müdür?

BÖLÜM II
1980’li yıllarda Türkiye’nin genel panoraması

Şimdi olayların akışını salt Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü açısından analiz etmeye çalışalım. Gelişmeleri iki basamaklı olarak ortaya koymak olasıdır. Birincisi Türkiye’nin o yıllardaki genel toplumsal konumu ve bunun doğurduğu sonuçlar. İkincisi ise oluşan rejim değişikliğinin neden olduğu yıkımlardır.
Konuyu açmakta yarar var. 1980’e yaklaşıldığında Türkiye’nin hemen hemen her köşesinden ölüm haberleri geliyordu. Ülke adeta bölünmüş, kamplaşma doruk noktaya ulaşmıştı. O günlerdeki gazete manşetleri insanın içini karartan manşetlerle doluydu.
Tüm bu iç karartıcı gelişmelerden sonra(8-9) 12 Eylül 1980 tarihinde bir askeri darbe oldu. Bu dönemde yapılan insan kıyımı çerçevesinde 120 akademisyen de işlerinden ihraç edildi.
Normal olmayan ve cunta yönetiminin kuş uçurtmadığı ortam koşullarında Ankara’da damdan düşer gibi bir gelişme yaşandı. Bu gelişmenin doğurduğu ve Batılı ülkelerde olamayacak oluşumu hep beraber izleyelim ve yorumlayalım.

Figüranlıktan baş aktörlüğü gasp etme süreci

Ülkemizde ziraat mühendisliği ve veteriner hekimlik birincil önemde ve uygulama alanları da geniş olan meslek dallarıdır. Ne var ki Ankara Üniversitesi’ndeki ziraat ve veteriner ekolü akademisyenleri hidrobiyoloji-balıkçılık eğitimi konusunda kabul edilemez bir senaryonun aktörleri olmuşlardır. Bu akademisyenlerin birleştikleri ortak nokta Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra hidrobiyoloji-balıkçılık eğitiminin vücut bulduğu, geliştiği ve geleceğe emin adımlarla ilerleyen bir bilim dalını yok farz edip onun önünü kesmeleridir. Üniversite kavramına, akademik kuruluş bünyesinde olması gereken etik eğitim, etik akademisyen veya etik bilimci kavramları ile hiç örtüşmeyen bu durumu somut oluşumlarla ortaya koymak bir gerekliliktir. Bu gelişimin aktörleri anlam bakımından içi boş su ürünleri sözcüklerini bayrak edinen, ilk aşamada su ürünleri bölümünü, ikinci aşamada ise su ürünleri fakültelerini kurduran, buna karşın ülkemizdeki hidrobiyoloji-balıkçılık biyolojisi eğitimine tarihlerinin en ağır ve haksız darbesini indirme konumunda olan, aynı zamanda etik kavramının içini boşaltan öğretim üyeleridir.

Bu konuda yazınsal bir kaynak tartışmasız bir şekilde bunu gözler önüne sermektedir. Söz konusu kaynak Su Ürünleri Mühendisleri Derneğinin çıkardığı dergidir. Derginin Eylül 2010 sayısında yer alan konunun başlığı ise “Prof. Dr. İsmet Baran ile söyleşi: Belgelerle Su Ürünleri Fakültelerinin Kuruluşu” dur(10). Aslında bu söyleşi dramatikliğin, bilgi donanımsızlığının, bilimsel etikten yoksunluğun, saptırma ve art niyetli fırsatçılığın alenen tescil edilmesidir.

Röportaj Su Ürünleri Derneği Başkanı ve aynı zamanda halen İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Meriç Albay ile Fakültenin ilk kurucu dekanı Prof. Dr. İsmet Baran ile yapılan söyleşiyi içermektedir. Röportajdan alınan bazı kesitler durumu ve gelişmeleri net bir şekilde ortaya koymaktadır. İsmet Baran diyor ki: “Evet. Dekan (Veteriner Fakültesi) olduğum dönemdi. Bu dönemde her şey altüst olmuştu (12 Eylül 1980 askeri darbesini kastediyor). Yasama görevi sadece komutanların bulunduğu bir kurula verilmişti. Parlamento yoktu. Böylelikle bazı yasalar süratle çıkarılıyordu. Bu süre bende bilimsel olarak düşündüğüm ülkenin büyük ihtiyacı olduğuna inandığım Su Ürünleri Fakültelerini kurmak için çaba sarf etmeme ve bu yolda çabalarımın sonucunu almaya yönelik gayretlerim oldu.”

“Eşim o zaman Türkiye Petrolleri Genel Müdürlüğü’nde bir müdürlük görevini yürütüyordu. Bu arada tesadüf Devlet Başkanı Sayın Kenan Evren’in kızı da eşimle birlikte aynı bölümde çalışıyordu.”

“Ben bir rapor hazırladım. Düşüncelerimi; Türkiye su ürünleri uygulamasının son derece perişan olduğunu, bir eğitimin verilmediğini, tabii eğitim kadrosu olmayan böyle geniş potansiyelin değerlendirilmesinin mümkün olamayacağını belirten bir rapor hazırladım. Ve bunu Sayın Devlet Başkanımıza iletilmesini sağlayabilir misin diye eşime rica ettim. O da memnuniyetle ve zevkle yaptı. Ülkemizin Su Ürünleri potansiyelini ve bu arada neler yapılması gerektiği konusundaki ifadelerimi çok detaylı bir şekilde rapor haline getirdim. Bu raporda mutlaka üniversitelerimizde ama nerede olursa olsun, potansiyeli olan İstanbul, İzmir gibi yerlerde bir Su Ürünleri Fakültesinin, Balıkçılık Fakültesinin kurulmasının elzem olduğunu ifade eden raporum Sayın Devlet Başkanına ulaştı. Ve bu arada üniversite yasasının değişmesi söz konusu idi. Benim raporum Sayın Devlet Başkanı tarafından bir eğitim konusu olduğu için Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği kanalıyla ilgili komisyonlara, ihtisas komisyonuna gönderildiğini öğrendim. O ihtisas komisyonunda sanırım Sayın Doğramacı da görev alıyor ve Su Ürünleri Fakültelerinin kurulmasına Sayın Doğramacı da ilgi duyuyordu. Kendisi benimle görüşmek istedi ve bu raporla detaylı bilgi vermek üzere Sayın Doğramacı’yı ziyaret ettim. Bu arada daha önceden konuyla ilgili olan kişilerle de temas ederek onları da bu işin içine katıp, onların da imzasını alarak kendisine detaylı bilgi verdim ve yeni üniversitelerde ya da mevcut olan üniversitelerde böyle bir fakültenin kurulmasının ülkemiz yararına olacağını ifade ettim (Röportajın sonunda yer alan belge bu belgedir. Yani İsmet Baran’ın yaptığı girişiminin ikinci ayağıdır. Bu rapor aslında zooloji kökenli akademisyenlerin keten pereye getirildikleri bildirimdir. Çünkü ortada bir cunta yönetim vardır). Kendisi 2547 sayılı üniversiteler yasasında bunun yer alacağını söyledi. Sayın Doğramacı bana kurulacak akademik birimin ilk etapta fakülte olmasının mümkün olamayacağını söyledi. Çünkü fakültelerde akademik personelin Doçent ve Profesör seviyesinde olması gerektiğini ama; yüksekokullarda ise buna ihtiyaç olmadığını yani uzman olan kişilerin, doktorası olan öğretim görevlilerinin yüksekokullarda rahatlıkla eğitimi götürebileceklerini ifade etti. O nedenle başlangıçta yüksekokul kurulmasının uygun olacağını belirtti. Bende “Tabii ki, nasıl uygun görürseniz” dedim. Çünkü ilk atılacak adım önemliydi. Su ürünleri konusunu işleyen, bu konuda lisans eğitimi veren bir kuruluş olmasının yeterli olacağını düşündüm. Daha sonra ileride bu Yüksek Okulların gelişmesiyle, elemanların yetişmesiyle fakülteye dönüşebileceğini ifade ettim. Ve böylelikle 2547 sayılı yasayla birlikte Su Ürünleri Yüksek Okulları kurulmuş oldu. Yalnız burada bir şeyi de belirtmek isterim. Eğitimin nerede olabileceğini düşünmüştük. Ben tabii alt yapısı itibariyle o zaman laboratuvarlarından ve diğer imkânlarından yararlanabilirim diye İstanbul Üniversitesini; bir de tabii Remzi Geldiay’ın İzmir’de Ege Üniversitesi’nde kurmuş olduğu Araştırma Enstitüsü vardı. Onun da alt yapısı fena değildi. Orada da bu iş yürütülebilir diye düşünmüştük. Yani iki fakültenin yeterli olacağını düşünmüştük. Ama tabii Türkiye bu. Her zaman her yerde olur. O komisyonda görev alan kişiler bu yasaların çıkarılışında kendi yöresel imkânlarını değerlendirmek, bulunmuş olduğu ya da görev aldığı yerlerde de “Eğer böyle bir potansiyel varsa, oralara da kuralım” anlayışı ile dağınık bir yapı ister istemez ortaya çıktı. O zamanlar hatırlıyorum; MEB’de müsteşar görevini üstlenen bir Paşanın Sürmeneli olması orada bir okul kurulmasına yardımcı oldu. Yine aynı şekilde Eğirdir’de de yine askeri kökenli bir Paşanın görev aldığı komisyonun birinde Eğirdir’de bir yüksekokul kurulmasına neden oldu. Bu arada yeni kurulan Fırat Üniversitesi’nde rahmetli oldu Sayın Rektör Prof. Dr. Mustafa Temizel’in “Elazığ’da da olsun orada barajlar var, yenileri yapılıyor” şeklindeki düşüncesi de Fırat Üniversitesi’ne de bir Su Ürünleri Yüksekokulu kurulmasına katkı sağladı.”
Konuyu toparlayabilmek için yapılan söyleşiye tekrardan dönüş yapmak üzere ara verelim.

Yapılan girişimin analizi

İsmet Baran’ın kendince dile getirdiği hususlar ne zaman yaşanıyor, ilkin onu mercek altına alalım. Dönem 12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştiren yani “astığı astık, kestiği kestik” cunta egemenliğinin olduğu zaman dilimi. İsmet Baran eşinin cunta yönetiminin başı olan kişinin kızıyla aynı ortamı paylaşmasının avantajını doğulu bir zihniyetle kullanmayı yeğliyor. En önemlisi balık hastalıkları konusu bir yana balıkçılık kökenli eğitimin içerisinden gelmemesine karşın balıkçılık fakültesini kurma özelliğini kendinde gören kişi. Bunu yaparken de akademik ortamda olması gereken bilimsel teamüllere uymayan ve desteksiz taleplerinin büyük emeklerle kurulan İstanbul ve İzmir’deki 2 saygın araştırma enstitüsünde neden olacağı yıkımları bile göz ardı eden bir kişi. Yaptığı söyleşi bilimci de olması öngörülen kıstaslar açısından yorumlandığında bu kavramdan da yoksun olduğu belirgin bir kişi. Söyleşide vurguladığı “Türkiye su ürünleri uygulamasının son derece perişan olduğunu, bir eğitimin verilmediğini, tabii eğitim kadrosu olmayan böyle geniş potansiyelin değerlendirilmesinin mümkün olamayacağını belirten bir rapor hazırladım.” cümlesi tam bir skandal ve doğruyu içermeyen ifade olduğu için bilimci ve etik kavramına tamamen zıtlığı içeren bir ifadenin aktörü olduğudur. Belirtilen bu hususlar balıkçılık biliminin temel bilgilerinden yoksun ziraat ekolü ile veteriner ekolü akademisyenlerinin uyguladıkları bir stratejidir. Bu etik dışı söylemlerin balıkçılık alanına paraşütle geçen hem veterinerlik hem de ziraat ekolünün akademisyenlerinde bir alışkanlık haline geldiği anlaşılıyor. Nitekim çok yıllar sonrası 12 Haziran 1997 tarihinde Ankara’da yapılan Türkiye 1. Su Ürünleri Şurası’nda dokuzuncu Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in huzurunda 1978 yılında Ziraat Fakültesi Su ürünleri Bölümü kurucusu Prof. Dr. Doğan Atay’ın ifadesi bunun net örneğini teşkil eden bir konuşmaydı. Ne demişti Atay bir de ona bakalım. “Sayın Cumhurbaşkanım, değerli Şura üyeleri. Su Ürünleri eğitiminde Türkiye çok geç kaldı. 1960’lı yıllarda Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümünü kurmak için, ilk çalışmalara başladığımda Türkiye’de tek bir kelime, su ürünleri ile ilgili yazı ve yayın yoktu. 64-74 yılları arası 10 yıl fakültenin çalışmaları ile ancak su ürünleri kürsüsünü kurabildik.” Bu ifadeler bilgisizlerin ve kör cahillerin bile dile getiremeyeceği bir söylemdi. Bu kere sazı veteriner ekolü mezunu bir akademisyen çıtayı yükselterek 2010 yılında kendisi ile yapılan söyleşide Türkiye’de bir balıkçılık eğitimi verilmediğini ve eğitim kadrosu olmadığını belirtmesi gerçek dışı bir tabloyu ortaya koyan başka bir örnek oluşturmasıydı.

Bu kadar rahat ve sorumsuz konuşma durumu balıkçılık-hidrobiyoloji eğitimi ile bu konuda araştırma gemilerini bile uzaktan görmeyenlerin başvurdukları bir yöntem olmuştur. Bu yöntemle Cumhuriyet Döneminin eğitim ve araştırma uygulamaları açısından ülkeye kazandırdığı kazanımlarına bu iki ekol akademisyenlerinin kazma-kürek sallamayı kendilerine prensip edindikleridir. Nitekim cunta yönetimine verilen raporda bu doğrultuda olmuştur.

Cunta yönetiminin egemen olduğu süreçte dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü tarafından Fen Fakültesi Dekanlığına sözlü bir talimat verilir. Bu talimat çerçevesinde 3 Şubat 1982 günü Fen Fakültesi Yönetim Kurulu Dekan Prof. Dr. A. Yüksel Özemre Başkanlığında toplanır. Toplantının diğer üyeleri ise Prof. Dr. Adnan Kıral, Prof. Dr. Özdem Çelik, Prof. Dr. Metin Bara, Doç. Dr. Aynur Enginsu, Doç. Dr. Atilla Özalpan’dan oluşmaktaydı. Toplantıda alınan kararlardan 28’inci madde aynen şu şekildedir. “Sayın Rektörlük Makamının Fen Fakültesi Dekanlığına Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün Rektörlüğe bağlanması hususunda yapmış olduğu şifahi teklifler üzerine hassasiyetle eğilen Fen Fakültesi Yönetim Kurulu yaptığı müzakereler sonunda bu yönde bir statü değişikliğinin (özellikle su ürünleriyle ilgili olarak Ankara’da yapılan toplantıda alınmış olan, bu Enstitünün yeni kurulacak olan Marmara Üniversitesi’ne devredilmesine dair tavsiye kararı da göz önünde tutulduğunda) hayırlı ve enstitünün de her ne bahasına olursa olsun İstanbul Üniversitesi bünyesi içinde muhafaza edilmesi için isabetli olacağına vicdani huzur kanaati kamileyle kanaat getirerek, Fen Fakültesi Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü’nün; 1) Baltalimanı, Sapanca; Gökçeada ve Burdur’daki sabit tesisleri ve arazileriyle, 2) Dört gemisi ve diğer taşıt araçlarıyla, 3) Taşınır ya da taşınmaz diğer bütün demirbaşlarıyla, 4) 1982 cari ve yatırım bütçesi tahsisatlarıyla, 5) 657 sayılı kanunun çerçevesi içinde dolu 91 adet ve münhal 87 olmak üzere ceman 178 adet memur kadrosuyla, 6) Dolu 38 adet işçi kadrosuyla, 7) Enstitü Müdürü Doç. Dr Tekin Mengi’nin kadrosu ile, ve 8) Boş 1 profesör, 2 doçent, 3 asistan ve 1 uzman kadrosuyla birlikte fakat Fakültemiz öğretim üye ve yardımcılarının bilimsel çalışmaları hususunda Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünden yararlanmaları şartıyla İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne devredilmesine oybirliği ile karar verildi.
Böylelikle cunta yönetiminden İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne verilen talimat yerine getiriliyor ve işlemin birinci ayağı gerçekleştiriliyor. Bir yıl sonra da İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün 30.03.1983 tarihinde aldığı kararla Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü kapatılır. Baltalimanındaki Damat Ferit Paşa Selamlığına Rektörlükçe el konulur ve burası sosyal tesis haline dönüştürülür. Diğer tüm alt yapı olanakları ise İstanbul’da kurulan Su Ürünleri Fakültesine verilir.

BÖLÜM III

Bilimci kimliğiyle bağdaşmayan uygulamalar

I- Prof. Dr. İsmet Baran tarafından cunta yönetimine ikinci aşamada yani Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği İhtisas Komisyonları Daire Başkanlığına verilen raporun ekinde “Kurulacak Su Ürünleri Fakültesi için fiziki kapasiteler” ekinde İÜFF bünyesindeki Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsünün tüm alt yapısı bulunmaktadır(10). Bunun tercüme edilmiş şekli, bunları talep ediyorumdur.
Oysa her türlü gücü elinde bulunduran cunta yönetimine yapılacak teklifin sıfırdan bağımsız bir yapılanmanın öngörülmesi olmalıydı. Oysa burada İsmet Baran bilim, bilimci ve akademik ortamda olması gereken etik kavramını yok sayarak girişimini yapmıştır.
Bir akademisyenin kurulu bir eğitim, araştırma ve üretim uygulama düzenini bozarak, yıkarak, dağıtarak ve onun tüm alt yapı olanaklarını elinden alarak oluşturmaması gerekir. Bırakın akademisyen kimliğini hiçbir bireyin bu tür bir yola tevessül etmemesi gerekir. Ne var ki bu rapor yazılmıştır ve yazılanlar da gerçekleştirilmiştir. Böylelikle İÜFF bünyesindeki Zooloji Bölümünün bünyesindeki bir araştırma enstitüsünün Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarının hemen akabinde, uzun yıllar sürecinde oluşturduğu tüm zenginlikler bir kalemde elinden alınmıştır. Bu bilim yuvasının göllerde, nehirlerde, barajlarda ve denizlerde araştırma, üretim ve buna bağlı yayın yapma olanağı elinden çalınmıştır. Binaları, üretim ve araştırma birimleri, laboratuvarlar, gemileri ve kütüphanesi bir çırpıda el değiştirmiştir. Bunu oluşturan ve gerçekleştiren bireylere akademik unvanı ne olursa olsun bilimci denilebilir mi?

II- Söyleşinin bir bölümünde (yukarıda da değinildiği gibi) ise İsmet Baran’ın şu ifadeleri yer almaktadır. “Sayın Doğramacı bana kurulacak akademik birimin ilk etapta fakülte olmasının mümkün olamayacağını söyledi. Çünkü fakültelerde akademik personelin Doçent ve Profesör seviyesinde olması gerektiğini ama yüksekokullarda ise buna ihtiyaç olmadığını yani uzman olan kişilerin, doktorası olan öğretim görevlilerinin yüksekokullarda rahatlıkla eğitimi götürebileceklerini ifade etti.”

Bunun tercüme edilmiş hali “Bugünkü yapısıyla (yani 1981 yılı itibariyle) ülkede balıkçılıkla ilgili fakülte kuramazsınız”dır. Ne var ki ortada bir cunta yönetimi vardır. Cunta’dan gelen yaklaşıma YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın “hayır” diyecek hali doğal olarak yoktur. Bu nedenle girişimi fakülte kurmadan Yüksek Okul kurmaya yönlendirmiştir. Çünkü Yüksek Okullarda eğitim için Doçent ve Profesör seviyesinde olunmasına gerek olmadığını, buna karşın sağdan soldan uzman olarak toplanacak kişilerle bu eğitimin yapılabileceğini ifade etmesi aslında üzerinde durulması gereken bir gelişmeydi.

Sorgulamak lazım. Eğer cunta yönetiminden bir talimat gelmeseydi, YÖK Başkanı Doğramacı o zaman ki haliyle fakülte kurulmasına yeşil ışık yakar mıydı? Kesinlikle hayır. Yeşil ışık yakmadığı girişimin fakülte kurulması nezdinde olmasına karşın, girişimi Yüksek Okula çevirmesinin nedeni başka ne şekilde izah edilebilir.

Gerçek bir bilimci hiç bir zaman yangından mal kaçırır gibi uygulama yapmaz. Bilimde evrim geçirmeden, belirli mesafe almadan, yeterli bilimci kadrosunu oluşturmadan kestirme tarafından girişilen ham oluşumlara yer yoktur. Bilimci dâhil olduğu bilim dalında koşulların olgunluğu ile daha geliştirici hamlelerin atılımını yapar. Eğitim kökeni itibariyle doğrudan ilgili olmadığı konularda fakülte kurmaya yönelmek herhalde Türkiye’de akademik ortama dâhil bazı akademisyenlerin yeni bir uygulama alanı yaratma özelliği olsa gerek. Aslında bir bilimci dâhil olduğu sistemin yozlaşmasına veya yozlaştırılmasına kapıları kapatan kişi olması gerekmez mi?

Diğer taraftan zooloji bilimi kökenli akademisyenlerinin sessizliğine ne buyrulur. Oysa bilimci dâhil olduğu bilim dalına ve topluma karşı sorumlu kişidir. Sorumluluk, sahiplenme kavramının içerisini boşaltıp, “Bana dokunmayan yılan binyıl yaşasın” sessizliğine yönelmeleri affedilir gibi değil.

III- Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından kısa bir süre sonra ülkede hidrobiyoloji-balıkçılık biyolojisi eğitimi veren bir Zooloji Bölümü vardı. Ülkenin geçmişte sahip olduğu olanaklar açısından kısıtlı sayıdaki mezunlarıyla ihtiyaca belirli düzeyde cevap verebiliyordu. Buna karşın ziraat ve veteriner ekolü mezunlarının ülkesel çerçevede çok geniş uygulama alanlarının varlığına karşın, biyolojinin bağımsız bir uygulama alanı olan balıkçılık biyolojisi mezunlarını 1971 yılında çıkarılan Su Ürünleri Kanununun uygulama yetkisinin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına verilmesiyle, diğer taraftan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde bilimsel teamüllere aykırı olarak Su Ürünleri Bölümünün kurulmasıyla devre dışı bırakma uygulamalarını etik açıdan izah edebilmek olası mıdır? Ülkenin zooloji kulvarından yetişen ve balıkçılık konusunda öncelikli konumdaki insan kaynaklarının önünü kesmek etikle ve bilim kavramıyla, ülke çıkarı ve ihtiyaçları ile bağdaşır mı? Bu olumsuz bağdaşmayı yapan akademisyenlere bilimci denebilir mi?

IV- YÖK Başkanı Doğramacı'nın o günkü koşullar çerçevesinde bir balıkçılık fakültesinin kurulmasının mümkün olamayacağı gerekçesiyle Yüksek Okul kurulmasını önerir ki bu da ortada bir cunta yönetiminin varlığı Demokles’in kılıcı gibi durduğundan, üniversite çatısı altında ileri lise seviyesinde bir yapılanmanın oluşumuna zemin yaratmıştır. Aslında balıkçılık eğitiminden gelmese bile gerçek ve tutarlı bir bilimci kimliğine sahip olanlar bu tutum karşısında girişimini noktalardı. Bu olmamıştır.

Balıkçılık Fakültesi adı altında tek bir fakülte bile kurulamayacağı ayan beyan ortadayken bu kere son derece mantık dışı oluşuma zemin yaratıldı. O da girişim ve gelişmelerin sağlandığı ortamda ahbap çavuş ilişkileri ve batılı yönetim modelleriyle örtüşmeyen yaklaşımlar sonucu bırakın 1-2’yi 6 adet Su Ürünleri Yüksek Okulunun kurulmasına zemin yaratılması izahı yapılamayacak skandal bir sonuçtur. Türkiye’nin bu kulvarda sahip olduğu ve gelecekteki durumunu bir bütünsellik içinde yorumlamaktan ve çok yönlü olası olumsuz gelişmeleri dikkate almayan bir yapılanmaya zemin yaratılması ise akıllara ziyandır. Günümüzde 10 binin üzerinde işsizler ordusuna dâhil Su Ürünleri Mühendislerinin varlığı hesapsız kitapsız, öngörüsüz Su Ürünleri Fakültelerinin kurulmasının sonucu değil midir? Binlerce gencin işsiz kalması veya mesleklerinin dışında görev yapmalarının vebali kimindir acaba?

V- Söyleşinin 64’üncü sayfasındaki bölüm çok ilginç. Aynen şu şekildedir. “Meriç Albay: Hocam o yıllarda balıkçılıkla ilgili su ürünleri ile ilgili çalışan sayısı herhalde çok azdı değil mi? Hele doktoralı insan sayısı çok kısıtlı olmalı?

İsmet Baran: "Türkiye’de zaten o dönemlerde balıkçılığın emekleme safhasında olduğunu söyleyebiliriz. Benim doktoraya başlamamla birlikte tabii bu konuda Türkiye’de neler yapılıyor ve bu yapılanların üzerine nasıl bir çalışma ilave edilebilir gibi arayışlarım oldu. Ve sonuçta baktım ki Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluş yıllarından sonra ilk kez sadece iç sulardaki balıkların tanınması, sistematikteki yerlerini tespit etmek amacıyla çalışmalar yapılıyordu. Bu dönem aynı zamanda Federal Almanya’da Yahudi kökenli öğretim üyelerinin Türkiye’ye davet edilmesi dönemine rastlar. O dönemde ülkemize gelen ve sonradan ülkemize hayran kalan ve burada uzun yıllar hizmet veren Kurt Kosswig, Baltalimanı’nda şu anda İstanbul Üniversitesi’nin misafirhanesi ve sosyal tesisi olarak kullanılan yerde ülkemizin ilk Hidrobiyoloji Enstitüsünü kurmuştu. Bu enstitüde de hangi suda hangi balıklarımız var ve bunların sistematikteki yerlerinin belirlenmesi gibi çalışmaları kapsıyordu.

Türkiye’deki tablo buydu. Yani sadece mevcut olanın avlanması ve avlanan bu balıkların yerli tüketime sunulması gibi bir durum vardı. Bu arada kamu kuruluşu olarak Marshall yardımıyla Türkiye’ye balıkçılığın geliştirilmesi amacıyla verilen Arar, Gezer, Görür, Bulur gibi gemiler mevcuttu. Bunlar 1950’li yıllarda Türkiye’ye verilmiş eski teknelerdi. Aslında balıkçılık konusu daha çok et konusu üzerinde yoğunlaşan bir kamu kuruluşu Et ve Balık Kurumu içerisinde bir şube müdürlüğü olarak yürütülüyor idi. Burada da dediğim gibi doğal potansiyelin değerlendirilmesinin ötesinde yapılan bir işlem yoktu. Ve de bu konuda çalışan uzmanlaşmış kimse de yoktu.”
Yukarıda belirtilen hususlar İsmet Baran’ın bu konuda ülkemizdeki balıkçılık eğitiminin yanı sıra EBK bünyesinde kurulan Balıkçılık Araştırma Merkezi ve sonrasının geçirdiği evrimi gerçekten bilmediğini veya bilse bile önemsizleştirmeye çalıştığının açık bir göstergesi olduğudur. Her iki halde kabul edilebilir bir gelişme değildir. Neresinden bakılırsa bakılsın akademik çatı altında görev yapan bir kişi için hiç yakışık almayan bir söylem. EBK bünyesindeki yapı için belirttiği husus ise tam anlamıyla bir facia. Hele araştırma gemileri için ne kadar ezbere ve boşa konuştuğunun somut göstergesi. Araştırma gemileri için “Bunlar 1950’li yıllarda Türkiye’ye verilmiş eski teknelerdi” cümlesi esef vericidir. Kısaca şunu belirtmekte yarar var. Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü 1951 yılında kuruldu. Türkiye’ye Marshall yardımıyla hibe edilen Arar gemisi 1951 yılında Almanya’nın Hamburg tezgahlarında Kuzey Atlantik’te araştırma yapmak üzere imal edilen üç gemiden biriydi. 375 Beygir Gücünde ve 31,27 metre boyundaki bu tekne salt araştırma amacıyla denizlerimizde hizmet vermiştir. Sıfır yaş grubuna dâhil olan bir tekneyi eski tekneleri verdiler şeklindeki gerçek dışı söylemine yorum dahi yapılamaz.

VI- Akademik kuruluşlarda bilimsel gerçeklerle örtüşmeyen en küçük oluşumun bile yeri yoktur. Hal böyle olmakla beraber Türkiye’de yanlış kullanılan “su ürünleri” sözcüklerini bir akademik kesim kendilerine bayrak edinmiş ve bu çerçevede insan kaynaklarının özellikle resmi otorite ortamında mesleki yayılmacılık adına kasıtlı olarak önünü kesmişlerdir. Bununla ilgili olarak Eylül 2010 tarihli dergideki söz konusu röportajın 70’inci sayfada yer alan bölümü çok ilginç.

“Meriç Albay: …"Acaba fakültelerin özellikle bakanlıklara bağlı ilgili birimlerde daha doğru çok sayıda temsil edilmesi için fakültelerin ismini mi değiştirmek lazım? Ya da yeni bir oluşuma mı gitmek gerekir? Bu konuda ne düşünürsünüz"?

İsmet Baran: "Aslında su ürünleri kelimesi yanlış. Bunu biz başlangıçta fakültenin kurulması için vermiş olduğumuz çabada bir noktada Ziraat Fakültesi kökenli olan arkadaşlarımızın ısrarı nedeniyle böyle olmasına peki dedik. Aslında yanlış. Su ürünleri bir sonuçtur. Yani esas obje balıktır. Yani ister tatlı sularda olsun, ister denizlerde olsun esas obje balıktır. Yani bunun planktonundan tutunda gıda zincirini ele alın, her şey denizde balığa hizmet eder. Esas obje balıktır. O itibariyle bizim fakültelerimizin isminin mutlak suretle “Deniz Bilimleri ve Balıkçılık Fakültesi” şeklinde düzeltilmesi lazım. Doğrusu bu. Deniz Bilimleri biliyorsunuz geniş bir kavram ve bunun içerisine her şeyi sokabilirsiniz. Deniz ve Balıkçılık bunlar birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Bu nedenle denizlerdeki çevre sorunu için su ürünleri şu anda ne yazık ki Balıkçılık Bilimleri Mühendisi diyelim biz buna Balıkçılık Mühendisi mutlak surette olması gerekir. Onsuz olmaz, onsuz çevre olmaz esas objeyle ilgilenen onlar. Balığın çevresi ile ilişkisi esastır. Eee bu konudaki birikimi olan kim? Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Mühendisi. Bunun da ismini bu şekilde koymak lazım. Yanlışı da düzeltmekte yarar var. Belki de bu yanlıştan kaynaklanan yani ön yargılar da mevcut olabilir".

Meriç Albay: "İstismarlar olabilir".

İsmet Baran: "İstismarlar, sıkıntılar olabilir. Ve karşılığını dünyada hiçbir ülkede göremezsiniz. Yok öyle bir şey. Su ürünleri diye yok öyle bir kavram. Yani zamanında ben çok ısrar ettim ama arkadaşların ısrarı ile yalnız kaldım. Ama önemli olan fakültenin kurulması olduğu için evet demek zorunda kaldık. Ama çok güzel bir noktaya temas ettiniz. Mutlaka fakültelerin adının Su Ürünleri Fakültesi olmaktan çıkarıp mutlak Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Fakültesi haline getirilmesi, bu yanlışlığın düzeltilmesi ve mezun olan arkadaşlarımıza Deniz ve Balıkçılık Mühendisi unvanının verilmesi gerekmektedir. Ve böylelikle sizin söylediğiniz bu kavram özellikle çevreyle olan ilişkilerde ve eğitimi de zaten ona göre geliştirip daha akıllıca bir yön vermek lazım. Eğitim programında olmayan bazı şeyler var. Çağa uymak lazım. Bugün çevre konusu dünyanın bir numaralı konusudur.”

Bir bilimci bilimsel terminolojide yer almayan sözcükleri asli terim dururken kasıtlı olarak kullanmıyorsa o kişiye bilimci denebilir mi? Bir kişi düşünün ki kullanılan “su ürünleri” sözcüklerinin yanlış olduğunu biliyor ve dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir tanımlamanın olmadığını belirtiyor. Fakat ziraat ekolü kökenli akademisyenlerin ısrarı ile “Su Ürünleri Yüksek Okulu” adıyla kuruluşun isimlendirilmesine 1981 yılında bile bile lades diyerek yeşil ışık yakıyor. Hizmet süresini doldurup emekli olduktan sonra 2010 yılında kendisiyle yapılan röportajda da günah çıkarıyor (***).

Bununla da yetinmeyip yeni yanlış ve yanılgıların önünü açmaktan da geri kalmıyor. Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Fakültesi, Deniz ve Balıkçılık Mühendisi gibi günümüz gerçekleri ile çelişen kavramları üretip ileri sürüyor. Belli ki denizi ve deniz bilimlerini kısaca ekoloji ve eko sistemi hiç bilmiyor. Bilmesi de gerekmez. Ne acıdır ki mesleğinin gereği olan balık (aslında sucul canlıların) hastalıklarını bildiği de şüphelidir. Gel gör ki tokmak onun elinde!

BÖLÜM IV
Üniversal yapılanma kavramı üzerine kısa söylemler

En yalın şekliyle bilim, herhangi bir biçimde düzenlenmiş doğru bilgiler bütünüdür. Bilimin amacı, evrende doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayırarak onu sistematik şekilde insan ve insanlık yararını gözeterek değerlendirmektir. Böylece bilim dü*şüncede, toplumda ve dünyada düzen yaratarak kişiden kişiye değişebilen yargı ve tercihler yerine tarafsız ve sağlıklı ölçütler getirir(11). Bilimci ise konusu açısından dâhil olduğu alanın temsilcisidir.


(***): Söz konusu söyleşiyi her yönüyle sağlıklı yorumlayabilmek için tamamının okunması gereklidir. www.suurunleri.org.tr/arsiv/ adresine girildiğinde “Dergi Arsiv” başlığı altında çıkan tüm dergilerin kapak resimleri bulunmaktadır. Sayı 35-42 (2010) yazılı kapak resmini tıkladığınızda ise derginin o sayısında yer alan tüm yazılar pdf olarak karşımıza çıkmaktadır. Derginin 63-77’inci sayfaları ise “Belgeler ile Su Ürünleri Fakültelerinin Kuruluş Öyküsü” bölümüdür.


Bilimsel düşünce analitik düşünmektir. Bilimsel araştırma çözümsel ve tarafsız yaklaşımın bilimsel yöntemleri kullanarak belli bir sorunun çözümüne yanıt arama sürecidir.


Üniversite yüksek düzeyde eğitim, öğretim, bilimsel araştırmalar ve yayın yapan fakülte, enstitü, yüksekokul ile benzeri birimlerden oluşan, bilimsel özerkliği ve kamu tüzelkişiliği bulunan öğretim kurumudur.


Akademisyen, üniversite ve benzeri yükseköğrenim kurumlarında öğretimi gerçekleştiren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişilere verilen genel mesleki unvandır.


Etik ise, Yunanca “ethos” sözcüğünden türetilen “davranış biçimini ifade eden karakter” anlamına gelen, ahlaki değerler statüsü olup insani değerlere endeksli bir kavramdır.


Entelektüel, geleneksel anlamı içinde, düşünsel veya zihinsel etkinliğe yönelmiş, bilgili, değerlendirme ve eleştiri gücü yüksek, topluma öncülük etme görevini yüklenmiş aydın, kişiler için kullanılan sözcüktür.

Anılan bu öz tanımlamaların ışığı altında Türkiye’de balıkçılık eğitiminin ve Su Ürünleri Fakültelerinin kuruluş şeklini daha sağlıklı bir şekilde tartışabilir ve değerlendirebiliriz.


İdeal bir üniversitenin “olmazsa olmaz” kabul edilen 5 gerekliliği vardır. Bunlar; “Akademik özgürlük”, “Akademik özerklik”, “Akademik etik”, “Akademik liyakat” ve “Akademik hareketlilik” unsurlarıdır(12). Bunlardan özellikle akademik etik ve akademik liyakat kavramları ağırlık taşıyan yapıdadır.


Akademik etik, üniversite dünyasında herkesin bildiği, gördüğü, ama kimilerinin bilmezlikten ve görmezlikten geldiği, kimilerinin ise mevcut durumun devam etmesi uğruna ses çıkaramadığı kimi konuları kapsar; bilimsel yanıltma, özensiz ve disiplinsiz araştırma, bilimsel sahtekârlık ve yalancılık, yayın intihalleri, çıkar çatışmaları, ikram yazarlığı, yazarlık hakkı ve sırasının gözetilmemesi gibi. Herkes ve her alan için geçerli olan etik, bilim dünyası için de vazgeçilmez bir değere sahiptir. Özellikle akademik dünya, etiğin önemli sınav alanlarından biridir. Çünkü bilimin toplumda hak ettiği yeri alması, büyük ölçüde bu değerlerin akademik hayata geçirilmesine bağlıdır(12).


Ortaş, İ.’nin öğretim üyeleri ile bilimci kavramı üzerine yazdığı makaleler ilginç, ilginç olduğu kadar da aydınlatıcıdır. Derlenmiş haliyle Ortaş’a göre; Bilimcinin önemli özelliklerinden biri bağımsız ve özgür kişi olmasıdır. Bilimci özgün kişiliği ile önce aklını ve bilgisini kullanan kişidir. Bilimci bilim disiplinine bağlıdır. Bilimci bilim disiplini dışında hiçbir disipline veya düşünceye de bağlı değildir. Bilimci her türlü otoriteye karşı düşüncesini söyleme durumunda olduğu için mümkün olduğunca resmi iktidar çerçevesinin dışında kalmayı yeğler. Bilimci bilim yapan ve bu konuda uğraş veren kişidir. Bilimci temelde bilinenlerden ve bilinmeyenlerden yola çıkarak, yeni düşünceleri üretebilmeli, ürettiklerini toplum yararına söyleyebilmeli ve yazabilmelidir. Her türlü yargıya karşı öz güvenle düşüncelerini savunabilmedir. Bu koşul bilimcinin temel özelliğidir. Bilimcinin hiçbir otorite ve güç karşısında korkmak veya çekingen davranmaya hakkı yoktur. Aksi takdirde bilim ve onun insanlık yararına olan etkisi yansıtılamaz. Bilimci öncelikle etik değerlere ve içsel dürüstlüğe sahiptir. Bilimci, sadece bilimsel düşünme yeterliliklerine sahip olması yetmez aynı zamanda kişilik özellikleri yanında çağına karşı, doğaya ve insanlığa karşıda sorumluluk taşıması gerekir. Bilimcinin her şeyden önce biz merkezli, ortak akla güvenen ve yaşatan, sürükleyici vizyon oluşturan bir yapıda olması gerekir. Ben merkezli, kısır düşünen, bilgi paylaşamayan, vizyon oluşturamayan yapılardaki kişilikler ise bilime katkı değil, bilimden yararlanmaktadırlar. Kişisel çıkar ve bencillik bilimsel anlayışın önüne geçmiştir. Bilimsel araştırma yapma yeri olan üniversitelerde bugün değer olarak kabul edilen mutlaka idari görev yapmak, yöneticilere yakın olma anlayışı üniversitelik kültürüne ve geleneğine zarar vermiştir(13).

Bilimcinin en önemli özelliği entelektüelliktir. Entelektüel bilimci gizlenmek istenen gerçeği ortaya çıkaran bireydir. Gerçeğin saptırılmış şeklini kabullenmeyen kişidir. Eleştirilerinde yasaklara ve tabuya itibar göstermez. Entelektüel bilimci, bilimsel donanımının dışında, yönetimsel hatası olan siyasi iktidarla geçinemeyen, bu yönde zihinsel ve ahlaki bir eğilimi olan ve bu eğilime uygun davranabilme, tavır alabilme yeteneğine sahip kişidir. Entelektüel, egemen sınıfın gizli kalmasını istediği şeyleri açığa çıkarmaya çalışır. Gerçeğin saptırılmış şeklini kabullenmeye razı olmaz(14).


Bilimcinin en önemli özelliği, amacı öğretmek olan öğretmenlik değildir. Esasında bilimci öğretmen değildir. Bilimcinin öğretmenle benzer yanı sadece biçimselliğidir (formalliğidir). Bir başka ifadeyle, önündeki insanlara bir şeyler anlatmasıdır. Ancak, bu şekilsel bir benzemeden öteye geçemez. Bilimcinin öğretmenden en belirgin farkı, öğretmek ve eğitmek değil, düşünmek, sorgulamak, analiz etmektir(15).

Bilimci dâhil olduğu bilim dalına ve insanlığa karşı sorumlu kişidir. Bilimci kesin olarak etik kuralları görmezden gelemeyeceği gibi bu kuralların dışına da çıkılmasına göz yummaz.


Yorum

Tüm bu bilgi harmanlaması sonrasında;
a) Balıkçılık eğitiminin tarihsel nüvesini teşkil eden İÜFF ile EÜFF’sinin Zooloji Bölümündeki gelişmeler farklı ekol akademisyenleri tarafından göz ardı edilmesini hiçbir etik kuralı ile bağdaştırmak olası değildir
b) Ziraat Fakültelerindeki Su Ürünleri Bölümü ve üniversitelerin bünyesindeki Su Ürünleri Fakülteleri akademik etik ve akademik liyakat göz ardı edilerek vücut bulmuş kurumlardır. Haliyle bu iki ekolün kurucu akademisyenleri evrensel etik kavramından uzak durmuşlardır.
c) Bölüm ve fakülte kurucuları aslında var olan eğitimi kesinlikle görmezden gelmişler. Kendilerini sürekli ön plana çıkaran eylemlerde bulunmayı alışkanlık haline getirmişlerdir.
d) Bölüm ve fakülte kurucuları tek fakültenin bile kurulamayacağı zaman diliminde oluşan atmosferle 6 adet su ürünleri yüksekokulunun kurulmasına zemin yaratma öngörüsüzlüğünü yaşamış ve yaşatmışlar ve hatta günümüzde 10 bini aşkın mühendis unvanlı işsizler ordusunun nedenini oluşturmuşlardır.
e) İşin doğrusunu bilmelerine karşın yanılgılarını ısrarla sürdürdüler ve sürdürmektedirler. Geçmişte fakültelerin kurulmasına neden olan kişi 2010 yılında kendisi ile yapılan söyleşide bunu özümsenmiş haliyle şu şekilde itiraf etmişti. “Aslında su ürünleri kelimesi yanlış. Su ürünleri diye bir kavram yoktur. Bu sözcüğün karşılığını dünyada hiçbir ülkede göremezsiniz. Fakültelerin adını Su Ürünleri Fakültesi olmaktan çıkarıp bunun adı Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Fakültesi olmalıdır. Buradan mezun olanlara da Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Mühendisi unvanı verilmelidir”.
Yanılgı ve kavramlarla oynama geleneği ne yazık ki sürdürülmektedir. "Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Fakültesi" nedir? Deniz bilim güncel olunca su ürünleri fakülteleri hurra "deniz" ismine sarıldılar. Yeni isimlendirme olasılıklarından biri "Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Mühendisi". Sormak gerekir Deniz ve Balıkçılık Bilimleri Mühendisi" nedir? Böyle bir meslek grubu var mı? Günümüzde güncel konulardan biri de "Güney Kutbu" ve araştırmaları ile Türkiye'nin orada "istasyon" kurma düşüncesi tartışmalarıdır. Oldu olacak "Deniz ve Kutup Mühendisi" de üretelim ki her şey tamam olsun. Veya bunların yerine “Su Bilimleri Fakültesi” ve mezunlarına da “Su Bilimleri Mühendisi” unvanı verelim. Bu nereye kadar?
f) Su Ürünleri Fakültelerinin daha doğrusu ihtilal kondu fakültelerinin kurucuları kesinlikle entelektüel olamadılar ve gerçeği saptırdılar.
g) Günü gelince balıkçılık konusunda bu isimlendirme ile eğitim yapan bağımsız bir fakülte büyük olasılıkla kurulacaktı. Bu hem tek fakülte olacak hem de bunu yaşama geçirecek olanlar bu eğitimin kökeninden gelen akademisyenler olacaktı. Oysa ülkemizde Balıkçılık Fakülteleri balıkçılık eğitimi vermeyen ve konu dışı ekollerden mezun olanlar tarafından kurulmuştur. İşin üniversal bir yapı altında dramatik ve etik olmayan görüntüsü budur.

Oldubitti zihniyetiyle oluşturulan bu yapılanma gerçekten olmuş ve bitmiştir. Ama akademik etik, akademik liyakat çiğnenmiştir. YÖK bile neyin ne olduğunu günümüzde dahi algılayamama ve önlem üretememe durumundadır. Çünkü Türkiye’de üniversiteler artık evrensel oluşumlarla bağdaşmayan siyasetin egemenliğinde dar düşünceli yoz bir uygulama sistemine dönüştürülmüştür.

h) Ziraat ve veteriner ekolü temsilcilerinin kendi bünyelerinde su ürünleri kürsüsü ve akabinde bölümü kurmaları ve devamında fakülte kurulmasının zeminini oluşturmaları doğal olarak özellikle de ilk 10-15 yıl 1-2 fakülte haricinde Su Ürünleri Fakültelerinin niteliksiz bir eğitim ortamını oluşturduğunu ifade etmek abartı değildir. Haliyle ucuz etin yahnisi yavan olmuştur.

i) Genç kuşaklar ve özellikle akademik ortamın gençleri etikten sapmayan bilimci kimliğini benimsemeyi ilke edinmelidirler. Bilimsel geçinen ve etik kavramını göz ardı edip bilimden nemalananlara dur demesini bilmelidirler. Koşullar ne olursa olsun bilim etiği bayrağı indirilmemelidir.

j) İÜFF ve Ege Üniversitesi Fen Fakültesi (EÜFF) bünyesindeki zoolojinin balıkçılık bilimine dâhil akademisyenleri, Su Ürünleri Fakültelerinin ihtilal kondu fakültesi olarak oluşturulmak istenmesinde entelektüel özelliklerini sahneleyememişlerdir. Konunun düşünsel değerlendirilmesini, eleştiri güçlerini, öncülük etme sorumluluklarını yaşama geçirememişlerdir.

Sonuç olarak kim bilimci değildir?

Üniversitelerimizde Su Ürünleri Bölümü ve Su Ürünleri Fakültesi kurucularının büyük oranda dâhil olduklarını varsaydığım yorumlamama Ortaş, İ. (2004)’nin bir makalesindeki şu satırları anlam katmaktadır.

“Bilim insanı Bertrand Russell’in belirttiği gibi ‘Ben varsam her şey iyi, ben yoksam kötü’ diyen, ben merkezli, açgözlü, çıkarı için kural tanımayan ve amaca ulaşmada her türlü yol mubahtır diyen kişi hiç değildir. Uzun vadeli kamunun ortak çıkarlarını küçük çıkarları için kullanan (şan, şöhret, makam ve unvan için genelin çıkarını çiğneyen), bilim adamı değildir. Bilim adamı görev adamı hiç değildir. Yalnızca teksirdeki dersi anlatan, evden üniversiteye mekik dokuyan, kurumu salt işyeri gibi gören kişi hiç değildir. Bilim insanı ne salt öğretmendir ne de teknisyendir, ne başkasının kulu kölesi, ne de efendisidir. Bilim insanı başkasının ders kitabından çeviri yaparak ders veren değil, birikimini ve tecrübesini dünya bilimi ile bütünleştirerek anlatan kişidir. Başkasının literatürü ile değil, kendi düşünce sistemi içerisine geçirdiği doğruları öğrencileri ile paylaşan kişidir(16).

Ülkemiz yükseköğretiminin temel sorunlarından biri de nitelikli bilim adamı sorunudur. Sistemin işlememesinin temelinde akademisyenlik, yani bilim felsefesi ve bilim kültürü ve tarihi bilinci yetersiz olan sayısız akademisyenin yönetim işlevi bulunmaktadır(16)



Öneri

Üniversiteler bünyesinde verilmekte olan balıkçılık eğitiminin tüm unsurları ülkesel boyutta sorgulanmalı; verimsizliğe neden olan etmenler giderilmeli; çok yönlü uygulamalı programlar yaşam bulmalı; eğitimde nitelik ön planda olmalı; eğitimde dağınıklık unsuru giderilmeli; sorunun kangrene dönüşmeden Fen Fakültelerinde, Ziraat Fakültelerinde ve Su Ürünleri Fakültelerinde verilmekte olan eğitim evrensel oluşumlar çerçevesinde masaya yatırılmalı; geçmişin kısır uygulamaları bir yerde son bulmalı ve ülkemizde 21’inci yüzyıla uygun bir balıkçılık-hidrobiyoloji eğitim modeli oluşturulmalıdır.


YAZINSAL KAYNAKLAR


(1)
Bilecik, N. 2012. Medeniyet Tarlasından Marş Marşla Geçenler. Bio-Ofset Matbaacılık Yay. San.ve Dış Tic. Ltd. Şti. ISBN 978-605-86979-0-4. İstanbul.
(2) Kadıoğlu, S. 2003. Raymond Hovasse’ın Türkiye’deki Bilimsel Çalışmaları ve Baltalimanı Hayvanat İstasyonunun Kuruluşu. Osmanlı Bilimi Araştırmaları. İstanbul Üniversitesi Yayın No 4412, Cilt IV, Sayı 2, s. 61-81.
(3) Hovasse, R. 1932. Baltalimanı Hayvanat İstasyonu. Darülfünün Fen Fakültesi Mecmuası. Sene 9, Sayı 1, s. 409-417.
(4) Özarslan, T. 1974. Hidrobiyoloji Enstitüsünün 1950-1960 Döneminde Yapmış Olduğu Araştırmalar ve Bunlardan Elde Edilen Sonuçlar. İÜFF Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü Monografileri. Sayı 8. Fen fakültesi Matbaası.
(5) Akşıray, F. 1957. Abant Gölünde sun’i ilkah usulü ile ilk alabalık üretimi. Balık ve Balıkçılık. Cilt V, Sayı 5, s. 9-14. İstanbul.
(6) Johanesson, K. A. and Losse, G. F. 1977. Methodology of acoustic estimations of the fish abundance in some UNDP/FAO resource survey projects. Rapp. P.-V. Réun. CIESM 170: 296-318.
(7) Gökalp, N. 1974. Türkiye’de ilk sünger yetiştirme tecrübeleri. Balık ve Balıkçılık. Cilt XXII, Sayı 4, s. 1-10. İstanbul.
(8) https://onedio.com/haber/cunta-nin-kan-izleri-30-madde-ile-12-eylul-1980-darbesinin-bilancosu-585207

  1. www.hurriyet.comtr/12-eylul-darbesinin-oncesi-ve-sonrasinda-yasananlar-30054684

(10)SÜMDER, 2010. “Prof. Dr. İsmet Baran ile söyleşi: Belgelerle Su Ürünleri Fakültelerinin Kuruluşu”. Su Ürünleri Mühendisleri Derneği Dergisi. Sayı 35/42, s. 63-77.
(11) Uzbay. T. 2006. Bilimsel Araştırma Etiği. Sağlık Bilimlerinde Süreli Yayıncılık. Türk Tıp Dizini. S. 19-26 (uvt.ulakbim.gov.tr/tip/sempozyum4/page19-26.pdf).
(12)Büken, N. Ö. 2006. Türkiye örneğinde akademik dünya ve akademik eğitim. Derleme. Hacettepe Tıp Dergisi. 37: 164-170.
(13)http://vizyon21yy.com/documan/egitim...esi_Kimdir.pdf (ORTAŞ, İ. Bilim Adamı ve Öğretim Üyesi Kimdir-2.)
(14)Başkaya, F. 1996. Paradigmanın iflası resmi ideolojinin eleştirisine giriş; Batılaşma, çağdaşlaşma, kalkınma. Doz yayınları. 13-14. Ankara.
(15)Aydoğan, İ. 2008. Bilim İnsanı ve Entelektüel Özellik. GAU J. Soc. &Appl. Sci., 3 (6), 81-87.
Ortaş, İ. 2004. Öğretim üyesi ya da bilim insanı kimdir? Pivolka, yıl 3, sayı 12, s. 11-16.