"Denize Borcumuz Var"

Gırgır teknelerinin denize bıraktığı ağları temizleyen “Hayalet Ağ Avcıları’ndan biri Serço Ekşiyan. “Ağlar paraşütün boşalması gibi mercanların ve yerli balıkların yaşadığı balık köylerinin üzerine yayılıyor. Orada bütün doğal yaşamı öldürüyor” diyor.




“Deniz yanmış, kaynamış balık yağı kokuyordu. Kıyılardaki toprağa, ağaçlara, çiçeklere, evlere, insanlara derinlemesine bir balık yağı kokusu sinmişti. Bütün kıyılarda, koylarda bakır kazanlar kurulmuş; altlarına kalık kütükler atılmış, balık kaynatıyorlardı. Marmara’nın her koyunda göğe yağlı dumanlar ağıyordu.”
Mert Gökalp tarafından çekilen “Lüfer’in Yolculuğu” belgeseli bu cümlelerle başlıyor. Belgeselde, Boğaz’ın prensi olarak tanıdığımız lüferin binlerce yıllık hayat öyküsünü ve hayatta kalma mücadelesini izliyoruz. Bununla birlikte belgeselde, Süper Mario’nun oyunun sonunda “prensesi” kurtarmaya çalışması gibi, “Boğaz’ın prensinin” öyküsünü gelecek kuşaklara taşımaya çalışan görünmez kahramanlara da tanık oluyoruz. Onlardan biri de Serço Ekşiyan.



Serço Ekşiyan, 2000 yılında dalgıç arkadaşları Ercan Akpolat ve Ekrem Başak ile birlikte gırgır teknelerinin denize bıraktığı ağları temizlemek için “Hayalet Ağ Avcılarını” oluşturmaya karar veriyorlar. Ekşiyan ve arkadaşları 17 yıldır hiçbir karşılık beklemeden denizin altındaki büyüleyici yaşamı korumaya çalışıyorlar.
Serco Ekşiyan, Rum bir anne ve Ermeni bir babanın çocuğu olarak 1954 yılında İstanbul Şişli’de dünyaya geliyor. Çocukluğunda yazlarını geçirdiği Büyükada’ya, daha sonra şehri terk ederek temelli olarak taşınıyor. Kayserili kereste tüccarı olan dedesinin ve babasının aksine, o kendi deyimiyle “balık adam” olmayı tercih ediyor. 13 yaşında bir hobi olarak başlayan denizle macerasının bugün 50’inci yılında.

“Ağ atanlar ayıplanırdı”


Denizin uçsuz bucaksız görüntüsü ve maviliği kişiye huzur verir, alır başka diyarlara götürür. Peki ya suyun altı? Serço Ekşiyan’a, "Geçmişin güzel günlerini hatırladıkça; keşke 10 sene önce mi doğsaydım” dedirten o günleri bir masal gibi dinliyoruz:
“Denizin içinde rifler, başka bir deyişle yerli balıkların taşlarda yaşadığı, balıkların yemlerinin ve yumuşak mercan türlerinin olduğu; başlı başına komün bir hayatı yaşayan kasaba gibi balık köyleri, bir habitat vardı. Buralarda lipsoz, sinarit, karagöz, mercan, işkina gibi yerli balıklar yaşardı. Rahmetli balıkçı Pirzola Niko abimin anlattığına göre; bazı taşlarda karagöz balığının spesifik bir cinsi yaşarmış.”
Ekşiyan, bize bir hikâye gibi gelen denize ağ atanların ayıplandığı eski zamanlardan bahsediyor ve ekliyor: “Olta balıkçılarının avlandığı taşlara ağ atılmazdı. Ağ atan ayıplanırdı. O ağ alınıp, uzaklaştırılırdı. Bir kültür vardı.”
“Ağ atıldığında ne olur” diye sorduğumuzda ise, doğanın bir domino taşına benzer dengesi ortaya çıkıyor. Ekşiyan, atılan ağların denizin altındaki yaşamı yok ettiğine vurgu yaparak, “Ağlar aşağıdaki taşlara takılır. Çekseniz bile yarısı kalır. Diğer balıklar ve taşların üzerine takılan balık leşlerini yemeye gelen diğer kabuklular bu ağlara takılarak ölürler. Bir de bu ağlar aşağıda kalarak çürür ve doğal olarak oranın florası bozulur.”



“Abdülhamit’i gören mercanlar ölüyor”


İstanbul’da binlerce yıllık eserler, sayıları her geçen gün azalsa da, her şeye rağmen ayaktalar. Hâlbuki geçmişin izlerine sadece karada değil, denizin altında da rastlamak mümkün. Denizin altındaki mercanlar, bir nevi Cumhuriyet’ten bile yaşlılar. Ekşiyan, bu mercanların üzerini bir nevi ‘paraşüt’ gibi kaplayan gırgır ağlarının doğal yaşamı öldürdüğünü söylüyor:
“Ağ boylarının derinliği 130 metre, attıkları yer ise 40 metre. Kalan 90 metre taşa takılıp, mercanların üzerine yatıyor ve mercanları söküyor. Prof. Bayram Öztürk’e göre bu mercanlar en az Sultan Abdülhamit’i görmüşler. Büzme esnasında atılan ağ gelmiyor ve tekne yana yatıyor. Tekne mi batacak yoksa ağ mı kopacak? Tekne batmasın diye ağ yırtılıyor ve bir paraşütün boşalması gibi mercanların ve yerli balıkların yaşadığı ‘balık köylerinin’ üzerine yayılıyor. Orada bütün doğal yaşamı öldürüyor.”
Domatesler kokusuz, tavuklar hormonlu iken; ağların ve dolayısıyla denizin altının da bu durumdan nasibini aldığını görüyoruz. Ekşiyan’ın sözleri, “tabiatın dengesinin” sadece karada değil, denizin altında da bozulduğunu gösteriyor.
“Eskiden tekne boyları küçüktü, elle çalışırdı. Ağlar da ona göreydi, sınırlıydı. Tekne boyları 18 metre olduğunda biz ‘vay’ demiştik; şimdi 60 metre. Oysa bu gırgırlar okyanus için. Ağlar pamuktu, yani organikti. Şimdi ise sentetik ve 1,5 kilometre boyunda. Tabiatta denge vardı. Şimdi her şey bozuldu.”

“11 bin metrekare ağ çıkardık”


Ekşiyan, 2000 yılından beri arkadaşları ile birlikte denizin altındaki ağları temizliyor. Kendisiden denizin altındaki yaşamın yıllar içindeki değişimini dinledikten sonra, “Neden” diye sormaktan kendimi alamıyorum. Belki de karşılıksız bir şey yapmayı unuttuğumuzdan dolayı geliyor bu soru aklıma. Ekşiyan, bir nefes alıyor ve Marmara’nın mavi sularına bakarak “Denize borcumuz var” diyor.
“Daldığımda aşağıdaki canlı ortamının halini görünce, düşündük ki; onların da yaşam hakkı var. Resiflerin, mercan kolonilerinin güzelliği gün geçtikçe gidiyordu. Bir gün, bir tanesinin üzerini ağ kapattığını gördüm. ‘Yazıktır, çıkaralım’ dedim. Böyle başladı. 600 metrekare olanı da çıkarttık, 1500 metrekare olanı da. Ağ çıkarmak üç dört hafta alıyor. Bir karşılık beklemeden yapıyoruz. Bu güne kadar 11 bin metrekare ağ çıkardık. Neden yapıyorum derseniz, ben denizden çok ekmek yedim. Denize bir borcumuz var. ” (UY/YY)

“2020’ye kadar yasak var ama denetim yok”
Lüferin Marmara’daki canhıraş yolculuğu, Mert Gökalp’in belgeselinde gözlerimiz önüne geliyor. Lüferin yumurtlayamadan Marmara’da avlanmasının en önemli nedeninin yasaklar değil, okyanustaymışçasına avlanma ve denetim olmamasına dikkat çeken Serço Ekşiyan, 2012 yılında 4 yıllığına çıkan yasağın 2015’de delindiğini belirtti.
“Bu 104 numaralı harita ile birlikte Caddebostan’dan Burgazada’nın kıyısına, oradan da Maltepe’ye kadar gırgır avcılığı yasaklandı. Olumlu sonuçlarını hemen gördük. Lüfer, eylülde Marmara’ya gelir ve kışı burada geçirir. Kasımda gırgırlar gelir ve oltacılar son balığı ancak kasımda tutarlardı. Bu yasak ile birlikte gırgırlar giremeyince, mayısa kadar oltacılar balık tuttu.
“2015 senesinde gırgır girmeyi denedi ve baktılar ki; hiçbir denetleme yok, durum yine eskiye döndü. ‘Burası çiftlikmiş, keşke daha önce gelseydik’ dediler. Bu yasa 2020’ye kadar geçerli ama gırgırlar Adalar’da avcılığa devam ediyor.”

Adaların değişimi

Tabiat insanoğlu tarafından bozuluyor. Soframızdaki, çevremizdeki, şehirlerimizde her şey gittikçe kötüye gidiyor. Sonunu bilmediğimiz bir değişim yaşıyoruz. Serco Ekşiyan, geçmişle bugünün arasındaki farkı adalar üzerinden anlatıyor.
“Eskiden adadan balıkhaneye sabah 5.50 vapuru ile kasalarla balık giderdi. Şimdi bir tane balık gitmiyor, üstüne üstelik İstanbul’dan balık geliyor. Sadece balık da değil. Adalar’dan İstanbul’a çiçek giderken, şimdi adanın çiçeği İstanbul’dan geliyor.”